Mark Payne? Max Wahlberg?

Mark Wahlberg, Max Payne’in ağrılarına son verebilecek mi?

Mark Payne? Max Wahlberg?

Yaşasın Yeni Kral!

Anthony Hopkins 2010′da yeni Kral Lear.

Yaşasın Yeni Kral!

Justice League of America Sonunda Geliyor!

Bütün süper kahramanlar aynı filmde!

Justice League of America Sonunda Geliyor!

Guerilla’nın Türkiye’de gösterim tarihi bilinmiyor

7 Ekim’de New York Film Festivalinde gösterilen ayrıca Cannes Film Festivalinde Che’yi canlandıran aktör Benicio Del Toro’ya En İyi Aktör ödülünü kazandıran Guerilla filmi’nin Türkiye’de ne zaman gösterime gireceği bilinmiyor. Film birçok ülkede gösterime girmiş durumda ancak ülkemizde bu tip festival filmlerinin gişe kaygısı bulunan film şirketlerince sinemaseverler ile buluşturulmaması yüzünden filmi sinemalarda izleyemeyebiliriz.

Nuri Bilge Ceylan’ın 3 Maymun isimli filmi ile Cannes’dan Altın Palmiye ödülü ile dönmesi sebebiyle bu ödüle aday gösterilen başarılı yönetmen Steven Soderbergh’in yönetimi ve Benicio Del Toro’nun yorumu ile renklenen filmde Benjamin Bratt, Julia Ormond gibi oyuncular yer alıyor.

Belirtmekte fayda var Nuri Bilge Ceylan’ın 3 Maymun’u yalnız ve güzel ülkemizde 24 Ekim 2008 tarihi gösterimde…

Guerilla filmi ile ilgili diğer resimler için NTVMSNBC Galeri

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: HaberlerYorumlar (0)

Funny Games (UK) (1997)

Funny Games

Funny Games (1997)

Cast: Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch

Director: Michael Haneke

Genre: thriller, drama, horror

Two psychotic young men take a mother, father, and son hostage in their vacation cabin and force them to play sadistic “games” with one another for their own amusement.

Kaderin bir cilvesi olsa gerek. Haneke 2007’de bu filmin aynısını başka oyuncularla tekrar çekti. Bende bu yazıyı bir şanssızlık sonucu kaybettiğim için, bu yazının aynısını tekrar yazıyorum. O yüzden muhtemelen bu yazı ilk yazıdan daha kötü olacak. Aynı Haneke’nin 2007’de tekrar çektiği Funny Games’teki gibi.

Aslında bugün izlediğim film Funny Games’in 2007 versiyonuydu. Ve tahmin ettiğim üzere bu film bir hayalkırıklığıydı. Nedenini çok düşündüm, çünkü teorik olarak film aynı film, yönetmen yine son derece başarılı. Naomi Watts ve Tim Roth harika oyuncular. Ama film gerçekçilikten uzak kalıyor. Oyunculukta gözüme kötü anlamda batan tek kişi Michael Pitt (bkz: Last Days) oldu, bunun nedeni de sanırım Arno Frisch’in Paul rolüne inanılmaz yakışmasıydı. Bu rolü daha iyi kimse oynayamaz gibi geliyor. Hele bir de bu oyuncunun Benny’s Video(1992)’daki çocukluğunu da bilmek, olayı iyice gerçekçi ve kolay benimsenebilir hale getiriyor ki, cidden sanki o çocuk büyümüş ve şimdi bunları yapıyor gibi geliyor insana. Velhasıl yeni versiyonun başarısız olma nedenini şuna bağladım; elde bir örnek varken onu kopyalamaya çalışmanın ürünü her zaman orijinal olanın altında kalır. Hele bir de kopyalayacağınız şey bir başyapıtsa.. Bu yüzden Funny Games’in 2007 versiyonunu izlemeye hiç gerek yok diyebilirim. Sırf bunu diyebilmek için oturdum aynı filmin vasat halini 2 saat izledim. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

The Fountain (2006)

The Fountain, Darren Aronofsky’nin üçüncü ve en yüksek bütçeli filmi. Yönetmenin “pi” gibi harika bir filmi eşten dosttan topladığı 60000 dolarla çekmesi gerçekten saygı duyulacak bir başarıydı. Ardından Requiem for a Dream gibi bir başyapıtı da 5 milyon dolarla çekti. Bence yönetmen bu iki filmle, paranın kendisi için önemli olmadığını, her koşulda her imkânla güzel film çekebileceğini ispatlamış oldu. Yani kerametin kendisinde olduğunu. Bence böyle bir yeteneğin önüne gerekli imkânlar serilmeliydi ve biraz oldu. Requiem for a Dream’den sonra Holywood’a transfer olan yönetmen yıllardır kendini adadığı “The Fountain” filminin senaryosuna odaklanmaya başladı. Filmde ilk etapta Brad Pitt ve Cate Blanchett oynacaktı. Bütçe ise 100 milyon doların üstündeydi. Ancak çeşitli söylentilerin olduğu birçok olumsuz olay gerçekleşti, filmin bütçesi daraldı, filmin çekimlerine bir türlü başlanamadı derken Brad Pitt filmde oynamama kararı aldı. Şimdi bu noktada şunu söylemek istiyorum, bu olay iyi ki olmuş çünkü Brad Pitt ve Cate Blanchett’ın oynadığı şekilde bu filmi kafamda canlandırdım ve beni pek hüzünlendirmedi. Bence bu kadar etkileyici bir film olamazdı o zaman. Hugh Jackman ve Rachel Weisz ise filme inanılmaz yakışmışlar. Her işte hayır varmış denilebilir bu durumda (bazen sinir bozucu bir laf ama burada değil). İkinci hayırlı durum ise şu ki, bu filmin çekimlerinin başlamaması ve işlerin uzayıp zorlaşması sırasında, Aronofsky’e “Batman Begins’i çekmesi teklif edilmiş. Ama Aronofsky bu teklifi Christopher Nolan’a devredip ısrarla The Fountain’ı çekmeden şurdan şuraya adım atmam tavrına devam etmiş. Yine iyi olmuş sanki hayırlı olmuş. Sonuç olarak bu karışıklıkların ardından film 35 milyon dolar civarı bir bütçeyle Hugh Jackman (yolverin), Rachel Weisz (mumya) ve Ellen Burstyn (requiem’deki, we’ve got a winner’daki, winner) ile çekilmiş.

Filmin süresi kısa, 1,5 saat kadar. Ve bence defalarca izlenebilecek bir kaliteye sahip her yönden. Görselliği ve müzikleri çok güzel. Bunların dışında filmde yüksek bir huzur var, insanı bu dünyadan alıp başka yerlere götürüyor. Filmi izlerken birkaç kez düşüncelere dalmış halde buldum kendimi ve geri aldım kaçırdığım diyaloglar için. Filmin ana teması ölüm mü yoksa aşk mı karar veremiyorum. Belki de varoluş ya da zaman. Bence bunları kelimelerle sabitleştirmenin bir anlamı yok çünkü film zaten sonuna kadar yoruma açık. Sadece ekranın başına oturup zihninizi serbest bırakmanız, tek gereken şey. Filmde bir karışıklık var ve izlemeyi zorlaştırıp sizi paniğe sürükleyebilir, ama bunu önemsemeyin, çünkü her şeyi ilk seferde anlamak gerekmiyor. Tek gereken şey izlemek ve düşünmek. Sonra insanın tekrardan izleyesi geliyor zaten klip gibi bir film bu aslında, Tool klipleri gibi hatta (bkz: parabola). Film 3 farklı zamanda geçiyor, ama aslında olaylar bir bütün ve burada bence zamanın aslında çok büyük bir önem taşımaması, bir anın sonsuzluğu ile insan hayatının kısalığı başarılı bir dille yansıtılıyor. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

Gemide (1998 ) - Azize, Bir Laleli Hikayesi (1999)

Bu iki filmi birlikte yorumlamak gerektiğini düşündüm, çünkü onları ayrı düşünemiyorum. Kardeş gibiler, hatta ikiz kardeş gibi. Ama tek yumurta ikizi değiller. Bir tanesi biraz daha şanslı doğmuş. Gemide olan..

Bu iki filmi birbirine bu kadar bağlayan şey ise birbirlerinin devam filmleri değil, birbirlerinin tamamlayıcı filmleri olmaları. Önce Gemide’yi izlerseniz birçok konuda yanlış fikirleriniz olacak, bazı şeyleri de eksik biliyor olacaksınız. Önce Laleli’de Bir Azize’yi izlerseniz. Olaya tek yönden bakıp madalyonun diğer yüzünü de görmek isteyeceksiniz. Ama işin güzel yanı önce hangisini izlemek gerektiğinin size kalmış olması. Ben Azize’den başladım, sonra Gemide’yi izledim. Oldum olası güzel olan şeyi sona bırakma gibi bir huyum vardır. Bilmiyorum başka örnekleri olmuş mu ama bu tarz bir fikre ilk kez bu filmlerle rastladım ve sırf bu yüzden bile bu filmler izlenmeli. Öte yandan bu kadar orjinal bir fikir “Azize” filminde biraz harcanmış, keşke onu da Serdar Akar çekseymiş demekten de kendimi alamadım.

Gemide’nin yönetmeni Serdar Akar aynı zamanda iki filmin senaryosu üzerindeki baskın isim, Önder Çakar ve Azize’nin yönetmeni Kudret Sabancı’da senaryo üzerinde bazı etkilerde bulunmuşlar. “Genç Sinemacılar” ismiyle ve bu iki filmle Serdar Akar’ın öncülüğünde başlamış olan bu akım çok umut vadederken maalesef Maruf filminden sonra maddi başarısızlıklar yüzünden dağıldı. Ama sonradan Serdar Akar paranın tadını sevmiş olacak Kurtlar Vadisi Irak’ı çekerek büyük eleştirileri ve paraları topladı. Sonrasında ise Barda filmiyle akıllarda garip izler bıraktı.

Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

The Seventh Continent (1989), Der Siebente Kontinent

En büyük korkularımdan birine yaklaşmaya devam ettim bu filmi izleyerek. İzleyecek Haneke filmi kalmaması. The Seventh Continent Michael Haneke’nin 1989 yılında kendisi 47 yaşındayken çektiği ilk sinema filmi. Yani başka bir deyişle bu film Haneke’nin TV’den sinemaya geçiş yaptığı film. Ama öyle bir ilk film ki bu, bırakın elini korkak alıştırmayı, resmen ekrana, hatta kafamıza balyozu indiriyor.

Almanya doğumlu Avusturyalı yönetmenin “duygusal buzlaşma” adını verdiği üçlemesinin ilk filmi bu, diğer ikisi ise 92 yılında gelen diğer balyoz etkisi olan “Benny’s Video” ve 94′te 71 kısa fragmanla dağınık ve zor bir anlatıma sahip olan “71 Fragments of a Chronology of Chance”. Konumuz olan bu film “The Seventh Continent” ise çoğu çevrelerce Haneke’nin en güzel filmi. Bende bu konuda aynı fikirdeyim, izlediğim şey bir başyapıttı bu yüzden eleştiri yapmaya zerre hakkım yok. Bu film ve bu yönetmen övgüden başka bir şeyi haketmiyor çünkü. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

Ko to tamo peva

Kim Şarkı Söylüyor Orada?

Geçen hafta arkadaşımla gece öylesine bir film izleme hevesiyle açtığımız bu Sırp filmi; Doğu Avrupa sinemasına dair Emir Kusturica harici affedilemez cahilliğimizi ve umursamazlığımızı bir kez daha ifşa etti. Daha önce adını bile duymadığım yönetmen Slobodan Sijan’ın eseri, 1981 yılında Montreal Dünya Film Festivali’inde ödül almış, uğruna yaygaralar kopartılmış ama ardından nankörlük edilerek unutulan birçok güzel sinema şaheserinin arasına karışmış. Keşke öyle olmasaymış zira “Ko to tamo peva”nın aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen koruduğu tazelik, eski filmlere önyargıyla bakan seyirci kitlesini bile kendisine hayran bıraktıracak kadar çekici.

Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

Trouble Every Day

Claire Denis’in yönetmenliğini üstlendiği, başrolde karizmatik ve sanatçı ya da deli ressam profiline sahip ( bence ) oyuncu Vincent Gallo’nun oynadığı ( aynı zamanda görüntü yönetmenliği üstlenmiş ), tüm oyunculukları şahane bulduğum 2002 yapımı, 90 dakikalık bir hastalıklı film var karşımızda.

Filmi 6 kişi izlemeye başladık ama 2 kişi bitirebildik, ve sanırım sadece ben beğendim, ama çok beğendim, öyle böyle değil. Öncelikle filmin görüntü yönetmenliği harika, o kadar güzel fotoğraf kareleri vardı ki halen gözümün önüne geliyolar. Ayrıca renkler ve kamera kullanımını çok başarılı buldum, filmde bir çok yerde karşılaştığım sevişme sahnelerinde ( malum Fransız sineması ) yönetmenin hiçbir zaman olayı bütünden göstermemesi, ve tenin noktalarında makro dolaşımlar sergilemesi bence gayet takdire şayandı. Dehşet verici sahnelerde ise, arka planda çalan o tatlı romantik müzik ve karakterlerin olağanüstü masumlukları, filmi bir şiddet filminden ziyade, bir aşk filmi havasına sokuyordu. İlk defa şiddet dolu bir sahnede aşkı ve dramı gördüm sanırım. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

Amélie

Bu filmi izlemeyen kalmamıştır herhalde, farkındayım ama olsun, buna değer. Üstelik filmi izlediğiniz için beni çok daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Zaten yorumumun sonunda izleyin ya da izlemeyin gibi bir nasihatte bulunmaktan ziyade, hala izlemediyseniz, sopamla geliyorum, peşinizdeyim, uyarısını daha makbul görüyorum.

Bu filme nereden başlasam bilemiyorum, Amélie karakterine beslediğim yoğun sempatiden mi, Yann Tiersen’in o sihirli notalarının boğazımda yarattığı düğümlenmeye tezat bir yandan da beni gülümsetmesinden mi, aynı zamanda filmin de aynı huya sahip olmasından mı, filmdeki her karenin ve rengin sahip olduğu abartılı estetikten mi yoksa bunun bir aşk filmi olmadığından, bunun bir güzellik ve barış filmi olduğundan mı başlasam.

Jean-Pierre Jeunet’i The City of Lost Children ya da Delicatessen’den hatırlayabilirsiniz. O güzel filmler hakkında da bir gün yazmak isterim. İşte bu başarılı yönetmen Fransız sinemasındaki sık rastlanan ciddilikten uzak durup, jelibon tadında hayali bir dünya yaratmış ve bu dünyanın içine de Amélie isminde, kafası karışık, çok düşünen, fazlaca yaratıcı, zeki ve melek kalpli (böyle biri gerçek olabilir mi?) bir insan koymuş. Ama bu insanın süregelen bir sorunu var, o da “yalnızlık”. Hemde öyle basit değil gerçek anlamda, okula hiç gidememiş, yalnız yaşadığı dairesinde sürekli bir şeyler düşünen, insanlarla “uzaktan” uğraşmayı kendine görev edinmiş, iyilik timsali bir insan bu. Ama bir noktada kendi iyiliğini de düşünmesi gerekecek. Yoksa kuruyan ve kırılganlaşan onun kalbi olacak. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

The Covenant

Bundan beş altı yıl önce dengesiz sayılabilecek ölçüde Buffy veyahut Angel izlemiş, Alacakaranlık Kuşağı’yla Goosebumps’la ürkmüş, Underworld’ü hadi olmadı The League of Extraordinary Gentlemen’ı iple çekmiş ama tatmin olamamış bir nesiliz (kısa cümleler…). Bu sebepledir ki ne zaman TV’de veyahut sinemada doğaüstü öğeler ihtiva eden bir film görsek seviniriz heyecanlanırız vesselam. Şahsım adına bu heyecan; birçok fuzuli sinema biletine, harcanmış saatlere ve uykusuz gecelere mahal vermiş olsa da bu haysiyetsiz endüstriye gözü kapalı bir bağlılıktan vazgeçemiyorum. Harcanmış fırsatları görüp üzülüyorum, potansiyeli ayaklar altında çiğnenmiş fikirlere veryansın ediyorum ama izliyorum en nihayetinde. Belki irademize sahip çıksak izlemesek, stüdyolar “Ulen n’oluyor!” diye bir irkilip kendilerine gelme çabası içine girebilir lakin henüz böyle bir hareketin esamesi bile okunmuyor. Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

The Shutter – Resimdeki Hayalet (2008)

Yeniden çevir ey Hollywood!!!

Uzak Doğu korku sineması son on yıldır korkma maksadıyla film izleyen belli bir kesimi ziyadesiyle mutlu ediyor değil mi sevgili okur? Evet dediğini duyar gibiyim. Bundan iki sene önce üniversite kampuslerinde elden ele divx’i dolaşan bir Tayland yapımı korku filmi vardı “Shutter” diye tercüme edilen. Bilindik J-horror formülünü uygulamasına rağmen bu uygulamadaki başarıdan mıdır veyahut kolpa senaryosunun erkek milletine veryansın edişine meyilli genç nesilden midir bilinmez çok takdir görmüş bir filmdi. Hollywood modaya uyaraktan bol TV dizisi yıldızlı bir yeniden çevrime imza atmakta gecikmedi takdir edersiniz ki. (veyahut edersin ki…okur…) Okumaya devam et

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
Kategori: Film GörüşleriYorumlar (0)

İlişkili Siteler

Bilgi & Yönetim