Blade Runner
Jul 10
Bıçak Sırtı
Tüm normları bir araya getirince, herhangi bir Orta Amerika high schoolda(orta Amerika ortaokulu tamlamasını beğenmedim, ondan böyle yazdım) sille tokat dayak yiyip, dalga geçilen genç formatına uyuyorum ister istemez. Yok büyüdüm yok adam oldum, gelemem böyle şeylere desem de, üniversite bitti meslek sahibi olmak gerek, askerlik neyim diye düşünsem de hala bilgisayar başına öğlen 2’de oturup, Baldur’s Gate’i açıp, gece 4’te kalkabiliyorum. Böyle bir yapı sahibi olan herhangi bir insan evladının Blade Runner filmini izlememiş olması ve ivedilikle bünyesinde bu film için büyük bir nefret veyahut büyük bir hayranlık haznesi ayırmaması imkansız. 1982 yapımı Blade Runner, 75-85 yılları arasında doğmuş kitle için hayatın yönünü belirleyici filmlerden biri olabilir rahatça. İçerdiği konu ve işleyiş biçimi bakımından genç neslin irdelemesi ve derinliğinden feyz alması için yeterince sofistike, aynı zamanda da Ridley Scott’ın Philip K. Dick’ten ödünç alıp tersyüz ettiği atmosferin yansıtılışıyla da tam bir görsel ziyafet en nihayetinde. Geçen sene Sinema dergisinin yazarları arasında yaptığı bir ankette tüm zamanların en güzel (ne demekse… Böyle bir tabirin mümkün olduğunu bile bilmiyordum.) filmi seçilen Blade Runner, bir kesimin baş dönmeleri içinde huşuyla defalarca izlediği bir filmken, başka bir kesimin de şaşkınlıkla “nesi var bu filmin, niye bu kadar övülmekte?” diye üzerinde kendi kendine sayıklayıp durduğu bir yapım. İlk kesimden olduğumu itiraf ederek aradan çıkartıp, nedir bu filmin sihri, onu anlatmaya çabalamayı kendime görev edindim.
Blade Runner, 2019 yılında, insanlığın kendilerine dünya dışı kaynakların çıkartılmasında ve zor atmosfer koşullarında çalışılmasında yardımcı olması için, insanlarla birebir özellikler taşıyan insan kopyaları yarattıkları siberpunk bir atmosferde geçiyor. Bu kopyalar, insanlara o kadar benziyorlar ki ayırt edilebilmeleri için blade runner denilen, sadece bu konuda uzmanlaşmış bir polis ekibi tarafından tanımlanmaları gerekiyor. Kopyaların (bundan sonra “replikalar” diye tanımlamak daha akılcı olur) yapıları gereği ara sıra çıkan sorunlarla görevlerini bıraktıkları ve kaçak durumuna geçtikleri biliniyor. Blade Runner denilen polis ekibi, böyle vakaları çözmek ve replikaları “görevinden almak” mottosuyla hareket ediyor. Baş karakterimiz John Deckard (Harrison Ford), bu mevzu bahis Blade Runner ekibinin eski üyelerinden biri. Parçalanmış hayatı ve içki problemi yüzünden giderek hayattan kopan bu adama eski şefi, ortadan kaybolan 4 replikayı bulması için bir görev veriyor. Ama bu görev hem Deckard’ın bu replikaların var oluşları ardındaki gizemi sorgulamasına hem de kendi yaşamını mercek altına almasına sebep oluyor.
Senaryo, Deckard’ın bu replikaları bir bir avlamaya çalışırken, yine bu replikaları yaratan Tyrell Corp.’un üretimlerinden biri olan bir replikaya aşık olmasıyla normal bir takip filminden öteye geçiyor. Zaten filmin ağır temposu ve uzun sekansları yüzünden bir takip filmi olarak adlandırılması bile zor. Bu ağır tempo bile olabilir yukarıda bahsettiğim filme nefret duyan kesimin ortaya çıkmasına yol açan. Tyrell’ın Deckard’a söylediği “Bazıları, bir replika olduğunun bile bilincinde değil” cümlesi ve Rachael’in (Sean Young) bir replika olduğunu bilmemesi, Deckard’ın düşmanlarına karşı tasvir edilemeyen bir yakınlık duymasına ve görevinin etik yanını sorgulamasına sebep oluyor. Peşinde olduğu bu kaçak 4 replikanın izini sürerken, replikaların lideri konumundaki Roy Batty (Rutger Hauer) ise Tyrell Corp.’a ulaşıp babasına veya yaratıcısına her şeyin sebebini sormak istiyor. Filmin bu kanadı, tanrı-insanoğlu arasındaki ilişkiyi kaba bir biçimde ele alırken, kontrolden çıkan gücün tehlikesinden ziyade bu sahipsiz çocukların hayatlarının sona ereceğini bildikleri için bir cevaba ihtiyaç duyduğuna işaret ediyor. Tyrell’ın Batty’ye “İki katı parlak yanan bir ışık iki katı kısa sürede söner. Sen busun, mükemmel evlatsın, seni yapabileceğim kadar mükemmel yaptım, ama aynı sebepten ömrün de ters orantıda kısaydı” diyerek varoluşunun bitmesini kaçınılmaz olarak niteleyen Tyrell’ın, Batty’ye kendi tanrısının bile, onun hayatına devam etmesine yardım edemeyeceğini belirttiği, Batty’nin kendi tanrısı ya da babası tarafından yalnız bırakıldığı an olarak şekilleniyor. Roy Batty’nin Tyrell’la karşı karşıya gelip konuştuğu sahne, tüm sinema tarihinin en önemli sahnelerinden biridir şu kıt film repertuarımda ki buna muadil bir sahne daha var bu film dahilinde, birazdan anlatmak niyetinde olduğum.
Filmin tanrı-insanoğlu ilişkisinden başka bir de Roy Batty’yle Deckard arasında oluşan rekabete odaklandığı kanadı var. Bu noktada ise kafa yorduğu konu, insanlığının değerinin farkında olmayan Deckard ile ona sahip olduğu şeylerin değerini fark ettirmeye çabalayan Roy Batty arasındaki cebelleşme. Doğal olarak bir kötü adam, bir anti kahraman olarak baktığın Roy Batty’nin o replika zihninden geçenler, tüm bu yaşamın getirdikleri ve götürdükleri üzerine kafa yorup, insanoğlunun her şeyi mantık kisvesi altında yoğurup varması gereken nokta esasında. Deckard’a filmin finalinde sarfettiği o meşhur tiradın, en unutulmaz replikler arasına girmesine şaşmamalı; “Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm, tüm bu anlar zamanın içinde yok olacak. Tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi…Ölme zamanı geldi.”
Blade Runner evrensel bir hikayeyi, bilim-kurgu ve film-noir atmosferini harmanlayarak anlatan, görselliğinin ve müziklerinin tartışmasız başarısıyla mükemmele yakın bir sinema şaheseri. Ama birinin gözünde sevilmediği zaman da anlamayacak kadar odun değilim. Filmin temposu o kadar yavaş ki o atmosferin içine giremeyen izleyici için bir elem olma ihtimali var. Böyle bir filmin de takdir edilir ki etkileyici olabilmesi için seyirciden bir nebze çaba talep etmesi normaldir. Mevzu bahis çaba ise bir entelektüel birikim değil, o sebeple bir insan evladı sana gelip; “Abi ben blade runnera hastayım çünkü şahane bir kültürel birikimim var” derse ensesine bir şamar oturtmak en doğal hakkın. Aha şimdi iddialı bir laf ediyorum, eğer okuyan varsa karşı çıkar elbet…Esas mesele daha ziyade o bunaltıcı yaşamda kendine bir yer bulup Deckard’ın düşündüklerini veya Roy Batty’nin yaşamış olabileceklerini hayal edip empati kurabilmen. Din ve yaşam üzerine yaptığın tartışmaların hepsi, süssüz ve (aydın kesimden bir alıntı yapayım) fundemental olmalı mevzu bahis argümana katılabilmek için. Varlığını sorguladığın kısım ise daha direk ve daha acımasız ama en nihayetinde kabul edilebilir bir iddia. Daha önceden yapılmamış bir iddia değil lakin şimdiye kadar bundan zarif bir şekilde de yapılmadı. Belki bir kesim insan Dark City veya Metropolis diyebilir lakin bu filmlerin en büyük eksisi tüm gücünü son dakikada insan ruhuna teslim ederek ekran karşısında beni dumurlara sürüklediği andır. Dark City hala bir modern klasiktir ama çok büyük bir şaheser olma şansını tepmiştir gözümde.
Yeniden izleme fırsatı geçerse elinize daha bir ihtimam göstermenizi tavsiye etmekteyim. Değeri kademe kademe anlaşılan bir film en nihayetinde ama Nuri Bilge Ceylan kadar çaba da talep etmiyor. Buyur burdan yak, yine polemik peşindeyim…
Read More
