Amélie

Sep 08

Amélie

Bu filmi izlemeyen kalmamıştır herhalde, farkındayım ama olsun, buna değer. Üstelik filmi izlediğiniz için beni çok daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Zaten yorumumun sonunda izleyin ya da izlemeyin gibi bir nasihatte bulunmaktan ziyade, hala izlemediyseniz, sopamla geliyorum, peşinizdeyim, uyarısını daha makbul görüyorum.

Bu filme nereden başlasam bilemiyorum, Amélie karakterine beslediğim yoğun sempatiden mi, Yann Tiersen’in o sihirli notalarının boğazımda yarattığı düğümlenmeye tezat bir yandan da beni gülümsetmesinden mi, aynı zamanda filmin de aynı huya sahip olmasından mı, filmdeki her karenin ve rengin sahip olduğu abartılı estetikten mi yoksa bunun bir aşk filmi olmadığından, bunun bir güzellik ve barış filmi olduğundan mı başlasam.

Jean-Pierre Jeunet’i The City of Lost Children ya da Delicatessen’den hatırlayabilirsiniz. O güzel filmler hakkında da bir gün yazmak isterim. İşte bu başarılı yönetmen Fransız sinemasındaki sık rastlanan ciddilikten uzak durup, jelibon tadında hayali bir dünya yaratmış ve bu dünyanın içine de Amélie isminde, kafası karışık, çok düşünen, fazlaca yaratıcı, zeki ve melek kalpli (böyle biri gerçek olabilir mi?) bir insan koymuş. Ama bu insanın süregelen bir sorunu var, o da “yalnızlık”. Hemde öyle basit değil gerçek anlamda, okula hiç gidememiş, yalnız yaşadığı dairesinde sürekli bir şeyler düşünen, insanlarla “uzaktan” uğraşmayı kendine görev edinmiş, iyilik timsali bir insan bu. Ama bir noktada kendi iyiliğini de düşünmesi gerekecek. Yoksa kuruyan ve kırılganlaşan onun kalbi olacak.

Filmde kötülük denen olgu neredeyse yok gibi, öyle masalsı ve iyi niyetli bir dünya var ki karşımızda, kötülük için bir neden göremiyor insan. Tabi ki bu gerçekçi değil, ama filmdeki mutlu havanın üstüne özenle serpilmiş hüzün duygusu, yeterince doyurucu bir karşıtlık yaratıyor ve geriye hissedilir bir eksiklik kalmıyor. Bir de tencereyi Yann Tiersen’in müzikleri öyle güzel kapatıyor ki, artık karşımızda sarsılmaz bi görüntüler ve sesler silsilesiyle başbaşa kalıyoruz sadece. Tabi görüntü yönetmenliği, olağanüstü güzellikteki fotoğraf kareleri, o harika renkler de, bu bütünlüğü bir güzel perçinliyor. Zaten son dönemde izlediğimiz Pushing Daisies dizisi de Amélie’den fazlaca etkilenmiş olmalı farkındasınızdır ki. Gerek canlı renkler ve dizaynı, gerek masum Chuck karakteriyle. Ama nasıl korku duygusunu uzakdoğulular iyi veriyorsa, aşkı ve güzelliği de Fransızlar güzel veriyor bence, komediyi İngilizler, manyaklığı Almanlar, ekşını da Amerikalılar versin olsun bitsin. Bu arada çok alakasız gelebilir ama, Slipknot’un Vermillion şarkısının klibi de bana benzer hisler hissettiriyor bu filmle garip. Ne diyordum, Yann Tiersen’in bu film için yaptığı soundtrack albümünü de hemen edinin bir şekilde, o kliple beraber.

Sonuç olarak, bu kendi tarzında bir kilometre taşı olan filmi eğer hala izlemediyseniz çok şanslısınız, çünkü önünüzde sizi mutlu edecek bir “2 saat”iniz var. Aslında sadece 2 saat değil, çünkü yılda 1 doz, üzgün insana ilaç gibi gelcek bir film bu. Bu küçük kızdan güzellik, iyilik ve barış adına öğrenilecek çok şey var.

Leave a Reply

Additional comments powered by BackType