Bundan beş altı yıl önce dengesiz sayılabilecek ölçüde Buffy veyahut Angel izlemiş, Alacakaranlık Kuşağı’yla Goosebumps’la ürkmüş, Underworld’ü hadi olmadı The League of Extraordinary Gentlemen’ı iple çekmiş ama tatmin olamamış bir nesiliz (kısa cümleler…). Bu sebepledir ki ne zaman TV’de veyahut sinemada doğaüstü öğeler ihtiva eden bir film görsek seviniriz heyecanlanırız vesselam. Şahsım adına bu heyecan; birçok fuzuli sinema biletine, harcanmış saatlere ve uykusuz gecelere mahal vermiş olsa da bu haysiyetsiz endüstriye gözü kapalı bir bağlılıktan vazgeçemiyorum. Harcanmış fırsatları görüp üzülüyorum, potansiyeli ayaklar altında çiğnenmiş fikirlere veryansın ediyorum ama izliyorum en nihayetinde. Belki irademize sahip çıksak izlemesek, stüdyolar “Ulen n’oluyor!” diye bir irkilip kendilerine gelme çabası içine girebilir lakin henüz böyle bir hareketin esamesi bile okunmuyor.
Giriş paragrafından da anlaşıldığı üzere The Covenant’da (Türk çevirmenlerine ithafen filmin adını “Ölüm Çemberi” değil de “Cadılar Meclisi” koymayı talep ediyorum.) böyle harcanmış potansiyel sahibi fikirlerden biri. 1692 yılında Massachusetts’nın karanlık ormanlarla dolu topraklarında cadı avcılarından korunmak için 5 güçlü cadı ailesi aralarında bir sessizlik anlaşmasında karar kılarlar. Ancak bir aile bu anlaşmayı bozar ve topluluktan atılır. Yüzyıllar boyunca bu aileler güçlerini bir sonraki nesile aktarırken anlaşmaya sadık kalmaya devam ederler. Her ailenin en büyük çocuğu 18 yaşına geldiğinde yükselir ve çok büyük güç sahibi olur ancak büyü kullanmanın da bir dezavantajı vardır. Büyü kullanımı cadıları bağımlı hale getirip bedenlerini ve akıllarını tüketene kadar onları esir etmektedir. Böyle bir despotluk altında bu dört ailenin en büyük erkek çocukları intikam için hepsinden daha güçlü bir biçimde geri dönen beşinci ailenin çocuğuyla mücadele etmek zorundadırlar. Hoş…Güzel yahu eğlenceli… Her türlü mavraya müsait bir senaryo. Bu dört gencin kendi aralarındaki rekabete mahal veren bir grup içi dinamiği, geri gelen uğursuz ve güçlü bir adam karşısında nasıl değişir? Veyahut aklı başında ve esaslı bir insan olan esas oğlan Caleb ne kadar lider vasfına sahiptir? Etrafta hala gizli gizli çalışan cadı avcıları olabilir mi? Şehirdeki cadı efsanelerinden mütevellit bir gerilim ve kimin iyi kimin kötü olduğuna dair bir gizem? Yapamadığı büyüden muzdarip bir cadı? Büyü?? Biraz daha büyü?? Büyünün bağımlılık yaratması üzerinden bir bir oturan bir mecaz? Hepsine imkan veren bir senaryo eldeki.
Görsellik açısından da filmin çok büyük artıları olduğunu söylemek gerek. Bu neo-gotik diye çırpına çırpına anlattığımız kavramı şehirden alıp bildiğimiz banliyö arazilere oturtma fikri, arabalar, cep telefonları gibi ufak teknolojik unsurlar hariç kendimizi ortaçağda hissetmemizi sağlayacak kadar iyi hazırlanmış setler ve doğal karanlıkla birleşiyor.
Karakterler açısından da çok parlak olmasa da birkaç ufak detay var oldukça güzel duran. Esas oğlanlara duyulan kıllık umumi bir içgüdüdür. Bu adamlar yakışıklıdır, efendidir ama kaypaktır da aynı zamanda. “Aman öyle olmasın aman bu üzülmesin.” Diye diye delirtirler adamı. Halbuki esas oğlanımız Caleb, oturaklılığı ve efendiliği kadar dediğim dedik tavrı masaya yumruğunu kodu mu dediğini yaptırır imajıyla da gönüllerimize taht kurmaya aday bir insan. Kankası Pouge ise diğer side-kick diye tabir edilen lakin geride kaldığı için komplekse düşen genç profilinden uzak, motoruyla takılan başına buyruk sevimli bir insan. Reid, şımarıklığına ve hırsına rağmen ilginç bir şekilde Caleb’a saygı duyduğu için lider olarak onun sözünü dinleyen tezcanlı bir cadı. Tyler’ın ise ağzı var dili yok. Onu ben de anlamadım tam olarak.
Yani bu film olabilirmiş. Bayağı güzel bir film olabilirmiş. Renny Harlin’e yönetmen olarak kredili bir insan olduğundan saygı duyuyoruz. Ama insan uzun süre ortalama filmlere imza atınca sanırım bu hastalıktan muzdarip olup tüm fikirleri ortalama bir filme dönüştürmeye başlıyor. Gerçi filmi izlerken fark edeceğiniz bir başka noktaysa özellikle son düelloya yaklaşırken sahnelerin ne kadar çabuk kesildiği, diyalogların ne kadar kısa tutulduğu. Son düelloda iki cadının birbirine su topları fırlatmasıysa cadı denilen olgunun o kadar da korkulacak bir şey olmadığına işaret ediyor kanımca. Yani biraz daha şaşalı büyüler biraz daha gizemli hareketler olamaz mıydı? Cadı dediğimiz teleporttan ve su topu fırlatmaktan mı ibarettir? Eğer öyleyse bunun bağımlılık yaratan tarafı ne allasen? Stüdyonun belli bir müdahalesinin filme bu kadar yansıması saçma olduğu kadar sinir bozucu da. Filmin kendi potansiyelini gösterme ve karakterlerini sunma çabası arasında kaçırılan fırsatlar filme yoğunlaşmanızı engelliyor.
“The Covenant” iyi bir film değil. Hatta şu durumda söylenebilir ki böyle bir senaryodan çıkartılabilecek en ortalama filme dönüşmüş. Ama belki filmi izlerken arka plandaki gotik atmosferle bezenmiş şahane görsellik, b-filmi tadında ucuz ama eğlenceli görsel efektler ve karizmatik cadılarıyla bir müddet sizi eğlendirebilir. “Collide”ın “Predator”ını bir filmde dinleme şerefine nail olmak da ayrı bir artı. Hoş bir eğlencelik olmak yerine 2000’li yılların Lost Boys’u olmayı da seçebilirdi “The Covenant”. Olmamış, sağlık olsun. Son olarak, erkekten cadı olmaz, delikanlıyı bozar…(Ha bir de bu film ne kadar ataerkil bir filmdi la, bir tane güçlü aktif kadın karakter yoktu…Sarah sayılmaz.)
No comments yet.
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL