The Seventh Continent (1989), Der Siebente Kontinent
Sep 29
En büyük korkularımdan birine yaklaşmaya devam ettim bu filmi izleyerek. İzleyecek Haneke filmi kalmaması. The Seventh Continent Michael Haneke’nin 1989 yılında kendisi 47 yaşındayken çektiği ilk sinema filmi. Yani başka bir deyişle bu film Haneke’nin TV’den sinemaya geçiş yaptığı film. Ama öyle bir ilk film ki bu, bırakın elini korkak alıştırmayı, resmen ekrana, hatta kafamıza balyozu indiriyor.
Almanya doğumlu Avusturyalı yönetmenin “duygusal buzlaşma” adını verdiği üçlemesinin ilk filmi bu, diğer ikisi ise 92 yılında gelen diğer balyoz etkisi olan “Benny’s Video” ve 94′te 71 kısa fragmanla dağınık ve zor bir anlatıma sahip olan “71 Fragments of a Chronology of Chance”. Konumuz olan bu film “The Seventh Continent” ise çoğu çevrelerce Haneke’nin en güzel filmi. Bende bu konuda aynı fikirdeyim, izlediğim şey bir başyapıttı bu yüzden eleştiri yapmaya zerre hakkım yok. Bu film ve bu yönetmen övgüden başka bir şeyi haketmiyor çünkü.
Yaklaşık 10 yıl sonra Fight Club’ta anlatılan, eşyaların ve statülerin insana mutluluk değil, yük ve sorumluluk beraberinde mutsuzluk getirmesi, aslında çook önceden bu filmde en az aynı çarpıcılıkta anlatılmış meğerse. Bu filme başlamadan önce There Will be Blood’u izliyordum ve inanılmaz bi sıkıntı bastı, ben aslında durgun filmlere gelemem, ve o filmi yarıda kesip aslında daha da durgun denilebilecek bu filmi açtığımda içimde bir ferahlama belirmesi ile beraber kendimi o güzel karelere, ve kapının 1 saatte kapanmasına, yemeğin 2 dk’da yenmesine, arabanın 5 dk.da yıkanmasına bıraktım. Ve yine dedim ki yönetmen ve görüntü yönetmeni zeki olduktan, sanatı hissettikten, bildikten sonra, film durgun veya hareketli farketmiyor.
Filmin başlangıcındaki arabanın yıkandığı sahne aslında filmi öyle güzel özetliyor ki, anne baba ve küçük kızları o daracık dünyalarında, o arabanın içinde sıkışmış kalmışlar. Ne gariptir ki aynı gün içinde kendi ailemle de, kendi gerçek hayatımda hemen hemen aynı araba yıkama dakikalarını yaşarken kendimi fazlaca garip hissettim bugün.
Haneke; filmlerini izlerken insana rahatsızlık veren bir yönetmendir. Ancak bunu kan, şiddet gibi klişe ve kolay yöntemlerle yapmaz. Haneke filmlerinde seyirciyi suçlar, seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp konuya dahil eder ve bunu başarır. Hatta gerekirse Funny Games’teki gibi bir oyuncu bize döner izlediklerimizden hoşnut olup olmadığımızı bile sorabilir. Bu yüzden ben ekran başında otururum, orda adam işkence çekerken, kafaya çekiçle vururken, (Old Boy) ben oturduğum yerden gülerim diyemezsiniz ne yazık ki.
Haneke filmlerinin bir başka özelliği de hiçbir sahnede müzik olmaması. Bu yüzden anlatılmak istenen fazlaca çıplak ve gerçekçi bir şekilde karşımıza seriliyor. Ve yine aynı yere geliyoruz, bu noktada mısır yiyen sinema izleyicisi değiliz, daha çok bir röntgenci gibiyiz. Sanki birden oyunculardan biri bize dönüp ne oldu ne bakıyorusunuz, defolun diyecekmiş gibi…
Özellikle Türk dizilerinde had safhada olan, Amerikan filmlerinde de yine yüksek sıklıkta hissettiğim bir tavır vardır: “seyirciyi salak yerine koymak ve olabildiğince çok açıklayıcı olmak”. İşte bu yüzden Michael Haneke’yi, Lars Von Trier’i, Gus Van Sant’ı ve diğer eli öpülecek Avrupalı yönetmenleri çok severim. Çünkü bu yönetmenler seyirciye fazlaca zeki muamelesi yaparlar, hep düşünmek, hep sorgulamak zorundasındır. Olayın bütünden gösterip senin hayalgücünü kısıtlamazlar, tam tersine çok az şey gösterip kalanı senin o eşsiz hayalgücüne bırakırlar. Bu sayede artık filme ortaksındır. Mesela bu filmde alışveriş yaparken sadece elleri görebiliyoruz, çekiç inerken surat ifadesi göremiyoruz. Bunları kafamızda oluşturmalıyız. Ancak bu aynı zamanda bizim karakterle bir bağ oluşturmamızı da engelliyor, film boyunca hep nesnelerle haşır neşiriz. Ve bu şekilde imgelerin gücü giderek artıyor ve iletişimsizliğin doğurduğu duyarsızlıkla birlikte gelen şiddet yavaş yavaş farkedilir hale geliyor.
Filmde babanın sevgi gösterilerinin kısıtlılığı, annenin duygusal çırpınışları (yine her Haneke filminde ratlayacağımız üzere bu filmde de vakitsiz bir duygusal patlama ve ardından gelen hıçkırıklı ağlama sahnesi mevcut) ve küçük Eva’nın biraz olsun sevgi görebilmek için başvurduğu yöntemler son derece iç parçalayıcı. Ancak film bizi o kadar nesnelleştirmiş ki, bunlar üzerine duygulanamıyoruz, tek yapabildiğimiz gözler açık ifadesiz izlemeye devam etmek. Öte yandan sonraki günlerde film aklıma geldikçe duygulandım, her dakika başka bir jeton düştü kafamda. Orta halli bir ailenin sürekli aynı hızda dönen çark içinde yaşadığı sonsuz bunalımdan kurtulmak istemesi elbette bir yol olabilir. Diğer yol ise öylece yaşamaya ve ölmeye devam etmek. Toplumda birçok olguyu yakalamak ve görmek zordur. Çünkü topluma yön vermek kolaydır. Toplum olaylara pek tepki veremez. Tepki veren ve yönetmesi zor olan bireylerdir. Bu filmde de tepkiyi, makro-faşizmi ve anarşizmi olabildiğince makro ve bireysel düzeyde görüyoruz ki bu çok daha etkili ve gerçekçi bir deneyim oluyor. Aynı zamanda bu olay yaşanmış gerçek bir hikayeden alıntı.
Dikkat ederseniz filmin çarpıcı ve en anlatılası noktalarına hiç değinmiyorum, çünkü spoiler olmasın istiyorum, bu sahneleri filmi izlerken yaşamalısınız. Filmi herkesin seveceği garantisi veremem çünkü Haneke zor bir yönetmendir. Ancak ben bu yönetmeni kendime inanılmaz yakın buluyorum, hangi filmini izlesem kesin “işte bu!, tam aklımdaki şey” gibi tepkiler vermekten kendimi alamıyorum. Film bence sinema okullarında ders olacak düzeyde özelliklere sahip. Bu sahneler ancak bu kadar dahice, bu kadar etkili ve aynı zamanda sanatsal çekilebilirdi. Kurgu zaten mükemmel. Haneke’nin çekirdek kadro oyuncuları da harika performans göstermişler yine. Nihilizmin doruklarındaki, teknolojiye, kapitalizme, anlamsız başarı ve sahip olma hırsımıza yapılan bu anlamlı bakış açısına sahip filmi kesinlikle izleyin derim.
Saygılar.

Evet en güzel filmi, yazdığınız herşeye ktılıyorum, yalnızca aklıma takılan br şey var filmi sanırım 4. kez izlediktesonra düşündüm bunu. o ailenin sahip olduğu şeyleri elde etmek için biz Türkiyede yıllarımızı hrcıyoruz. Bir Avrupal küçük burjuvanın bunalımları ile bizimki o kadar farklı ki. ben faturamı ödeyemiim için ağlayailiyorum mesela. 29 yaşındayım ve henüz evli bile değilim çünkü ne evlenebilecek durumdayım ne de çocuğum olsa bkabilecek. bu tplumda bu sıkıntılar çok lüks kalıyor. Oğuz Atayın Tutunamayanlarını ilk okuduğumda tıpkı bu filmi ilk izlediğimde nasıl hayran olup oturduğum yerde kaldıysam kitabı 3. kez okuduğumda Turgut Özbenin bunalmlarını da sahte bulmuştum. Bir arabası vrdı v arabasına binip ailesinii ve çocuğunu bırakıp gidebilecek çalışmadan yaşayabilecek parası olmasına kzmıştım. Yine de rman da film de benim iin çok önemli. Sanatsal olarak söylenecek bir şey yok. Sadece ben bu ükede bu yoksullukta bu sıkıntıları anlayiabilmenin de bir lüks olduğunu düşünüyorum.