[http://widgets.imdb.com/title/tt0119167/]
Kaderin bir cilvesi olsa gerek. Haneke 2007’de bu filmin aynısını başka oyuncularla tekrar çekti. Bende bu yazıyı bir şanssızlık sonucu kaybettiğim için, bu yazının aynısını tekrar yazıyorum. O yüzden muhtemelen bu yazı ilk yazıdan daha kötü olacak. Aynı Haneke’nin 2007’de tekrar çektiği Funny Games’teki gibi.
Aslında bugün izlediğim film Funny Games’in 2007 versiyonuydu. Ve tahmin ettiğim üzere bu film bir hayalkırıklığıydı. Nedenini çok düşündüm, çünkü teorik olarak film aynı film, yönetmen yine son derece başarılı. Naomi Watts ve Tim Roth harika oyuncular. Ama film gerçekçilikten uzak kalıyor. Oyunculukta gözüme kötü anlamda batan tek kişi Michael Pitt (bkz: Last Days) oldu, bunun nedeni de sanırım Arno Frisch’in Paul rolüne inanılmaz yakışmasıydı. Bu rolü daha iyi kimse oynayamaz gibi geliyor. Hele bir de bu oyuncunun Benny’s Video(1992)’daki çocukluğunu da bilmek, olayı iyice gerçekçi ve kolay benimsenebilir hale getiriyor ki, cidden sanki o çocuk büyümüş ve şimdi bunları yapıyor gibi geliyor insana. Velhasıl yeni versiyonun başarısız olma nedenini şuna bağladım; elde bir örnek varken onu kopyalamaya çalışmanın ürünü her zaman orijinal olanın altında kalır. Hele bir de kopyalayacağınız şey bir başyapıtsa.. Bu yüzden Funny Games’in 2007 versiyonunu izlemeye hiç gerek yok diyebilirim. Sırf bunu diyebilmek için oturdum aynı filmin vasat halini 2 saat izledim.
Şimdi asıl konumuz olan filme, yani Funny Games’in 1997 versiyonuna gelelim. Aslında bu filmi, hakkında hiçbir şey bilmeden izlemek lazım. Bu yüzden filmin konusu hakkında olabildiğince az bilgi vermeye çalışacağım. Film yine klasik bir Haneke filmi, olabildiğince rahatsızlık verici, ama yine bunu şiddet sahnelerini ve kanı (pek) göstermeden yapıyor. Klasik Hollywood sinemasından alışkın olduğumuz şekilde, kanlı sahneler, müzik ve dehşetin bir arada olması haricinde nasıl bir film rahatsız edici olabilir denilebilir ama bu film bu sorunun cevabını gayet güzel bir şekilde veriyor. Karı-koca rolündeki Susanne Lothar ve Ulrich Mühe rollerini fevkalade oynuyorlar (bkz: Amen). Birçok sahnede dakikalarca onları izleyip aynı havayı soluyor gibi hissettiğimiz bile oluyor. Zaten filmi izlerken pek sinema izleyicisi konumunda kalamıyoruz, daha çok olaylara tanık gibiyiz. Karakterlerle aramızda sadece ince bir cam var ve sanki Paul istese o camı da rahatlıkla kıracak gibi. Hatta bazen bize o kadar yaklaşıyor ki. “Aha şimdi uzansam ensesine patlatırım” diyecek kadar oluyoruz, ama adamda utanma yok dönüp bakıyor bir de göz atıyor bize. Hatta film bizi eleştiriyor da, olaylara tanık olup hiçbir şey yapmamamızı, hep kendimizi düşünmemizi ve olacakları gerçekten merak ettiğimizi. Başka bir deyişle şiddete olan merakımızı eleştiriyor (bkz: Thesis). Ama filmi izlemeye devam ediyoruz, kendimize engel olamıyoruz bu hakaretlere rağmen. Bu arada filmin yeni versiyonundaki Michael Pitt dönmesin konuşmasın bizimle, itici ama saçma bir iticilik. Arno Frisch’in yakınından bile geçemiyor, inanılmaz vasat kalıyor oyunculuğuyla. Arno Frisch’in tavırları inanılmaz sinir bozucu olmakla beraber, bir o kadar da karizmatik ve gerçekçi (hatta bazen sempatik). Bu yüzden insanın eli kolu daha bir bağlanıyor çaresizlikle. Zaten yeni filmin en büyük kayıp noktası bu sanırım. Bu arada iki oyuncu arasındaki farkı nette rastladığım şu iki resim çok güzel özetlemiş:
http://www.thereeler.com/images/funny_games_frisch_500.jpg
http://blogs.e-rockford.com/movieman/files/2008/03/funnyg.jpg
Bu arada filmdeki iki ayrıntı diyaloga da değinmek istiyorum. Filmin başlarında kapıda herkes varken Paul diyor ki: “Geminin kaptanı ne derse kanundur” Filmin sonlarında da Peter diyor ki: “Nerde kalmıştın?”. Serdar Akar sanki bu filmden biraz etkilenmiş gibi, Gemide’de de, Barda’da da bu filme benzeyen çok şey gördüm. Ama bu filmde Clockwork Orange’ı hatırlatıyor tabi, yani bunlar normal şeyler, olur şeyler. Tabi bir de Godard’ın sık kullandığı kameraya bakma hareketi var. (Ustalara saygı)
Sadede gelirsek, Funny Games’in 1997 versiyonu gerçek bir başyapıt ve izlenmesi gerekiyor. Ama dediğim gibi yeni versiyonunu izlemeye hiç gerek yok. Bizim ülkemizde yeni yeni tanışmaya başladığımız ama Avrupa’da çoktan kendini göstermiş olan iletişimsizlik, hissizlik, bireysellik, duyarsızlık, nesnellik gibi olguları gayet güzel yansıtan. Ve şiddetin, kötülüğün altında aslında gerçek bir mantık yatmamasını savunup, aslında toplumun da doğa gibi zarar verdikçe geri dönen bir tepki mekanizmasına sahip olduğunu yansıtan bir film bu. Eminim siz de kendinizce filmden birçok anlam çıkaracaksınız. Filmden sonra yumurta, golf sopası, beyaz elbise, kısa şort, krem rengi converse gibi nesneler farklı şeyler ifade edecek. İzleyin, “şiddet”le tavsiye ediyorum.
No comments yet.
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL