The Fountain, Darren Aronofsky’nin üçüncü ve en yüksek bütçeli filmi. Yönetmenin “pi” gibi harika bir filmi eşten dosttan topladığı 60000 dolarla çekmesi gerçekten saygı duyulacak bir başarıydı. Ardından Requiem for a Dream gibi bir başyapıtı da 5 milyon dolarla çekti. Bence yönetmen bu iki filmle, paranın kendisi için önemli olmadığını, her koşulda her imkânla güzel film çekebileceğini ispatlamış oldu. Yani kerametin kendisinde olduğunu. Bence böyle bir yeteneğin önüne gerekli imkânlar serilmeliydi ve biraz oldu. Requiem for a Dream’den sonra Holywood’a transfer olan yönetmen yıllardır kendini adadığı “The Fountain” filminin senaryosuna odaklanmaya başladı. Filmde ilk etapta Brad Pitt ve Cate Blanchett oynacaktı. Bütçe ise 100 milyon doların üstündeydi. Ancak çeşitli söylentilerin olduğu birçok olumsuz olay gerçekleşti, filmin bütçesi daraldı, filmin çekimlerine bir türlü başlanamadı derken Brad Pitt filmde oynamama kararı aldı. Şimdi bu noktada şunu söylemek istiyorum, bu olay iyi ki olmuş çünkü Brad Pitt ve Cate Blanchett’ın oynadığı şekilde bu filmi kafamda canlandırdım ve beni pek hüzünlendirmedi. Bence bu kadar etkileyici bir film olamazdı o zaman. Hugh Jackman ve Rachel Weisz ise filme inanılmaz yakışmışlar. Her işte hayır varmış denilebilir bu durumda (bazen sinir bozucu bir laf ama burada değil). İkinci hayırlı durum ise şu ki, bu filmin çekimlerinin başlamaması ve işlerin uzayıp zorlaşması sırasında, Aronofsky’e “Batman Begins’i çekmesi teklif edilmiş. Ama Aronofsky bu teklifi Christopher Nolan’a devredip ısrarla The Fountain’ı çekmeden şurdan şuraya adım atmam tavrına devam etmiş. Yine iyi olmuş sanki hayırlı olmuş. Sonuç olarak bu karışıklıkların ardından film 35 milyon dolar civarı bir bütçeyle Hugh Jackman (yolverin), Rachel Weisz (mumya) ve Ellen Burstyn (requiem’deki, we’ve got a winner’daki, winner) ile çekilmiş.
Filmin süresi kısa, 1,5 saat kadar. Ve bence defalarca izlenebilecek bir kaliteye sahip her yönden. Görselliği ve müzikleri çok güzel. Bunların dışında filmde yüksek bir huzur var, insanı bu dünyadan alıp başka yerlere götürüyor. Filmi izlerken birkaç kez düşüncelere dalmış halde buldum kendimi ve geri aldım kaçırdığım diyaloglar için. Filmin ana teması ölüm mü yoksa aşk mı karar veremiyorum. Belki de varoluş ya da zaman. Bence bunları kelimelerle sabitleştirmenin bir anlamı yok çünkü film zaten sonuna kadar yoruma açık. Sadece ekranın başına oturup zihninizi serbest bırakmanız, tek gereken şey. Filmde bir karışıklık var ve izlemeyi zorlaştırıp sizi paniğe sürükleyebilir, ama bunu önemsemeyin, çünkü her şeyi ilk seferde anlamak gerekmiyor. Tek gereken şey izlemek ve düşünmek. Sonra insanın tekrardan izleyesi geliyor zaten klip gibi bir film bu aslında, Tool klipleri gibi hatta (bkz: parabola). Film 3 farklı zamanda geçiyor, ama aslında olaylar bir bütün ve burada bence zamanın aslında çok büyük bir önem taşımaması, bir anın sonsuzluğu ile insan hayatının kısalığı başarılı bir dille yansıtılıyor.
Ama filmin felsefi boyutu dışında bir de dramatik boyutu var ki, beni asıl çökerten tarafı bu oldu. Zaten karşınızda Darren Aronofsky’nin yönetmiş, Clint Mansell’in de buna müzik yapmış olduğu bir film var. Ne bekliyorsunuz ki, Requiem for a Dream’de moralimi tenis topu gibi sektirmişlerdi, bu sefer de yatağıma acıyan gözlerle yatmama sebep oldular. Gençliğimi soldurdunuz ulan. Filmin soundtrack’i cidden müthiş, Clint Mansell; “pi” ve “Requiem for a Dream”in harika müziklerini besteleyen insan olarak yine çok güzel iş çıkarmış. Yann Tiersen birse bu adam iki, ya da tam tersi.
Bu arada birkaç dedikodu, Yönetmen Aronofsky filmin başrol oyuncusu Rachel Weisz ile birlikteymiş. Bir de Batman 5’in yönetmeni olacağı söylentileri varmış, ama işin aslı şu ki Christopher Nolan’ın artık Batman 3′lemesini tamamlayacağı kesinleşmiş. Umarım yönetmen mütevazılığini kaybetmeden orijinal işler çıkarmaya devam eder. Holywood’un ve paranın büyüsüne kapılmaz diye umut ediyorum.
Sadede gelirsek, bu filmi izleyin diyorum. Filmde yüksek bir felsefe, duygu yoğunluğu, orijinallik, hayat, ölüm, renk cümbüşü ve güzel müzikler var. Aşkı bu kadar yüce bir dille anlatan başka bir filme rastlamak zor olsa gerek. Ölüm üzerine de düşünmek ve sorgulamak için güzel bir fırsat aynı zamanda. Ortaya koyulan emek büyük, izleyin sonra zaman geçsin yine izleyin. Eşe dosta izletmeyin ama muhabbet, gürültü sırasında filmin bütün anlamı kaçar. Yalnız izleyin.
Saygılarımla…
No comments yet.
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL