“Bir film izledim, ağzıma sıçıldı.” çok uzun zamandır kullanmadığım bir deyişti. Ve bu filmi izledikten sonra da tek düşünebildiğim bu oldu. Çünkü film beni paramparça etti. Filmin hikayesi, oyunculukları, durgunluğu tam olarak midenize inecek ve bir süre çıkartamayacaksınız.
Sinemada gitmediğime sevindiğim bir film oldu dersem bu kesinlikle filmin kötülüğünden olmayacaktır. Film o kadar duygusal patlamalara müsait ki kendinizi salya sümük ağlarken bulabilirsiniz. Uzun zamandır bilgisayarımda duran ve izlemeyi sürekli ertelediğim filmlerden birisiydi Seven Pounds. Filmi izleyen 3 kişiden 2′si kesinlikle izlemem gerektiğini ve mükemmel bir film olduğunu, resmen insanı dağıttığını söylemişti. Hakları varmış film gerçekten darmadağın ediyor.
Will Smith, The Pursuit of Happyness‘dan sonra tekrardan bir drama filmi ile karşımıza çıktı. İzlediğim ilk filmi “Bad Boys” olan ardından “Indepence Day” gibi bir komedi! filminde rol alan ama her oyunculuk deneyiminde kendisini daha da sevdiren, müzik kariyeriyle olmasa da aktörlüğüyle ön plana çıkan bir adam kendisi gözümde. Eğlencelik şarkıları olduğunu kabul etmek gerek tabiki ve hatta Wild Wild West zamanında albümünü dinlemişliğim de vardı ve eğlenceliydi. Amerika’da ilah gibi sevilmesi de sanırım çok yönlü bir sanatçı olmasından ve gerçekten samimi duruşundan kaynaklı.
Film kariyeri boyunca, hep tek tip adamı canlandıran aktörlerden birisi olmak istememesi ve “bakın bende bu yetenek de var” diyerek farklı karakterleri de başarıyla canlandırabilmesi onun en önemli yeteneği sanırım. Yoksa kimse kepçe kulaklarına bakıp da onu sevmiyordur. Oyunculuk tarzını değiştirmesi, eski tip komik siyah adam rolünü bir kenara bırakmasına da engel değil hiç kuşkusuz. Oynadığı Hancock karakteri ile de kendini bir kez daha başarıyla hatırlatmıştı zaten “oyunculuğumun üstüne koyarım, sürekli geyik yapmadan da komik olabiliyorum” da demişti.
Ama bu son izlediğim film… Bu bambaşka birşey. Hayatının anlamını yitirmiş birinin gözbebeklerindeki parıltının nasıl yok olabildiğini gösteriyor adeta. Ve film boyunca yüzündeki o sahte olduğunu en baştan belirten 32 diş sırıtışıyla da insanların aslında yüzünüze gülerken ve güçlü görünmeye çalışırken ne kadar boş! kaldıklarını da gösteriyor. Mükemmel bir oyunculuk.
Filmin konusunu film boyunca tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Doğru tahmininizi saklamaya çok da fazla niyeti yok aslında filmin(en azından ben doğru tahmin etmiştim herşeyi). Biraz merak uyandırıp, ardından inanılmaz bir çarpıcılıkla filmi noktalamak gerçekten yönetmenin sadist duygularını dışa vurmaktan başka birşey olamaz. İlk baştaki sahnede nefret ettiğiniz adamı bir anda dünyanın en masum suçlusuna! dönüştürmek sadece senaryo ile olabilecek birşey değil. Bunda İtalyan yönetmenin de hiç kuşkusuz Will Smith kadar payı var. Biraz daha detaylı açıklamak gerekirse The Pursuit of Happyness’ın yönetmeni de aynı: Gabriele Muccino. Bu ikili birbirinden güzel iki iş yaptı. Kesinlikle izleyin. Klasik olacak ama mendiliniz yanınızda olsun.
» Sunset Boulevard (1950)
» A Serious Man (2009)
Film hakkındaki görüşlerini yazmak istersen seni kimse tutmaz.