Canavar
Az evvel sonuna erişebildiğim bir şey kendisi…Film deil…Başka bir şey…Ama yine de o şey olarak değil film olarak yorumumu beyan edesim var;
Cloverfield bir şaheser…öyle böyle deil…dağlara taşlara…aman yarabbi…
Artık yeni bir şeyler görmek istiyor bünye…şöyle diyebilirim…misal vakti zamanında blair witch’i sevmeyenlerin yegane sebebi, bir buçuk saat boyunca hiçbir şey olmamasıydı…Bana sorarsanız blair witch de başlıbaşına şahane bi tecrübeydi…Ama cloverfield’in yaptığı, blair witch’in fikrini alıp taşınabilecek şu andaki en üst noktaya taşımak ve kitlesel isteriden beslenerek çok afedersiniz ağzınıza yüzünüze etmek…
Film, ordunun arşivinden bi dosya olduğu belli olan bir video başlığıyla açılıyor… Sonra bir nevi hatıra görüntülerinin üzerine çekilmeye başlanan, üst tabaka nivyorklu tayfanın bir elveda partisine bağlanıyor..credits mredits yok, müzik yok…direk home video formatı, ki gerçekliğin en üst noktaya çıkmasına etken görüntülerin hırpani hali…cilalanmamış kaba saba bir şey izleyeceksiniz, hazır olun der gibi…başkarakterimiz, esas oğlanımız olan rob için bir parti…Herneyse gak guklarla geyiklerle kamerayı yöneten eleman Hud’la çok da baymadan ufaktan karakterler tanıtılıyor.. Rob’un japonya’ya (tayin mi diyim ne diyim) transfer edilmesinin şerefine konuşmalar yapılıyor…. Bunların akabinde bir anda bir gürültüyle tüm herkes telaş içinde ne olduğunu görmek için binanın çatısına çıkıyor… Bu dakikadan sonrasını kelimelerle anlatmak yetersiz kanımca… Kalabalıkta çığlık atanlar, koşturanlar, çatışmanın arasında kalan insanlar, kimsenin ne olduğuna dair hiç bir fikri olmadığı şehre saldıran bişey…
Hud inatla film boyunca kamerayı elinden bırakmıyor ve sürekli bunlar tarihe geçecek, birileri bunları izleyecek diyor… Koşarlarken bir anda yakınlarından gelen bir sesle etraflarına bakıp ne olduğunu görmeye çalışırlarken siz de aynı şekilde olanları görmeye çalışıyorsunuz… Kargaşa anında yağmalanan bir dükkandaki televizyondan şehirdeki karmaşanın sebebiyle ilgili haberler gösterilirken herkes deliler gibi birbirlerine bağırıyor… Sanki ordaymış gibi susun lan deyü bağırasınız geliyor…
İlerleyişte inanılmaz mantık hataları, abartılı durumlar, e yuh artık dediğiniz yerler var elbet… Ama bunların hiçbiri filmin(ya da şeyin) akıcılığını sekteye uğratmaya yetmiyor… O kadar yoğun öyle fena bi tecrübe ki.. oy oy oy…. Herşeyi karakterlerle beraber öğreniyorsunuz… Başlangıçta ne olduğuna dair hiç bir fikriniz yok, filmin ilerleyişiyle de gördüklerinizden birşeyler algılayabiliyorsunuz ama hiç bir zaman tüm resmi göremiyorsunuz çünkü en nihayetinde her şey birinci şahıs görüşüyle… Orduyla karşılaşma esnasında onlardan doğru düzgün bilgi alamayınca çıldırıp bir anda patlak veren bir sürü şeyden başınız dönmeye başlıyor…
Birkaç şey tavsiye edeyim, burda vuku bulan şeyle ilgili fazla bilgi vermemeye çalıştım, zaten filmde de size yetecek kadar şey öğrenemeyebilirsiniz, ama ne olursa olsun filmle ilgili çok az şey öğrenmeye çalışın…Yanınızda birileri konuşursa kulağınızı tıkayın ne bileyim içinizden şarkı falan söyleyin…. Gidebilirseniz mutlaka sinemada gidin.. ha yok olmadı, o zaman tek başınıza izleyin… Arkadaşlarla popcorn eşliğinde izlenince eziyete dönüşebilir haberiniz olsun…Sürekli dönüp duran, zoom yapan kamera hareketleri midenizi bulandırmasın, çok şey kaçırırsınız…
Yine Blair Witch’te olduğu gibi ya hastası olacak ya da nefret edecek bir kitle var ama diyorum ki sırf blair witch’ten nefret ettiniz diye bundan da nefret etmeniz lazım kaidesi yok… Çünkü sallanan bir kameradan çok daha fazlası var bu filmde(şeyde)…nefes alacak zamanınız olmuyor nerdeyse…
son olarak da mutlaka ama mutlaka izleyin….
» The Hurt Locker (2009)
Son yıllarda vizyona giren en iyi görsel yapıtlrdan biri. İster izleyin, isterseniz izlemeyin. Blair cadısı ve dünyalar savaşı filmini seven herkes merakla seyredecektir. Her şeyden çok filmin izleyiciyi meraklandırması kötü oldu.
İzlerken “Bunların hepsi bilgisayarla, hepsi efekt…” klişe cümlesi aklıma gelmişti. Başka bişey hatırlatamadı film malesef…
[...] Film yapımcılığı kariyerindeki en başarılı işi ise hiç kuşkusuz ülkemizde “Canavar” adı ile gösterilen Cloverfield. Matt Reeves‘in yönettiği film el kamerası ile çekilmiş hissi uyandıran bir baş yapıt olma özelliği taşıyor. Film ile ilgili Fikret Karakurt’un yazdığı yazı da burada. [...]