Cuma akşamı iş çıkışı sözleşildiği üzere gittiğimiz ve inanılmaz zevk aldığım film gibi ekşisözlük vari bir tanımlama yapabileceğim pek harikülade Tarantino baş yapıtı*.
10 yıldır tasarladığı bir filmin bu kadar mükemmel olması normal gerçekten. Tarantino’yu sevmeyenlerin bu adam hakkında görüşlerini kökünden değiştirebilecek bir film kesinlikle. Vahşet filmlerini hiç sevmem ama Tarantino’nun vahşeti de eğlencelidir be dostum. Öyle gidip Jigsaw vahşeti değil nihayetinde bu. Adam dalgasını geçiyor her türlü psikopatlıkla. Ve bunu yaparken eğleniyor. Filmlerini çekerken eğlendiğini hissedebiliyorsun zaten. Bunu From Dusk Till Dawn’da da hissediyorsun. Death Proof’ta da. Planet Terror’de de hissediyorsun. Tamam onun çektiği filmler değil ama sonuçta kadroda var ya o bile yeter. Zira Sin City’nin başarısında da onun payının olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Filme geri dönecek olursak; iki gün üst üste iki defa gittiğimi söylersem aslında ne kadar beğendiğimi anlatmama yeterli olur. Sıkılmadan izleyeceğim filmler listeme ekleyeceğim yeni bir filmim oldu kısaca. O kadar eğlenceli çünkü. Ama bu eğlencesi komiklikten çok hayranlık uyandıran karakterlerinden kaynaklı. Ama ilk başından başlamak gerek.
Film oldukça uzun. 148 dakika kadar. Yani akşam saat 21.20′de girdiğimizde kabataslak 00.00′da çıkarsınız filmden. İlk yarısı ikinci yarısına nazaran daha durgun bir romanın giriş gelişme ve sonuç bölümlerinde olduğu gibi. Film ile ilgili spoiler vermeden dikkat edilmesi gereken yerleri belirtmek gerçekten zor bir iş hele karşınızda bu kadar güzel bir film varsa daha da zor. Filmin başlangıcı tam bir western filmi gibi. Filmin genelindeki müzik kullanımı inanılmaz derece güzel ve cuk oturan şarkılar, müzikler var. Karakterlerin ruh hallerini, beklentilerini, yapacaklarını, başından geçenleri betimleyen müzikler ve şarkılar filme ekstra puan kazandıran ve eğlenceyi arttıran öğeler kesinlikle.
Filmdeki karakterlerin ulusal betimlemeleri de inanılmaz derecede konularla bağlantılı işleniyor. Mesela Amerikalıların macerasever, hiçbir boktan anlamayan, artist, psikopat yapılarının yanı sıra; Fransızların duygusal, değerlerine bağlı yapısı ve Almanların insan tasavvurlarındaki incelik, katı görünüşleri, katı politik görüşleri, insanı baskı altına alabilecek yapıdaki sinir bozucu nezaketleri ve eğitime ne kadar önem verdikleri, İngilizlerin de Amerikalılardan aşağı kalmayacak ukalalıkları ama aynı zamanda bunu kibir ile birleştirmeleri ve soğuk kanlılıkları… Bunların hepsinin önizlemesi mümkün filmde.
Dikkatimi çeken bir diğer şey de filmin çok dilli olması. Fransızca, Almanca, İngilizce ve hatta İtalyanca bile var filmde ve bu dillerin inanılmaz net konuşulduklarını da söyleyebilirim. İngilizceyi zaten kolayca anlayabiliyorum (konuşmakta zorluk çeksem bile) ama Almancayı da bu kadar kolay anlayabileceğimi sanmıyordum. Bunun sebebi de oyuncuların gerçekten akıcı ama sade konuşmaları gerçekten. Kaliteli oyuncuların bir filmde kendini gösterebileceği önemli konulardan bir tanesi. Yeni yetme Şaya Löböff! ü buraya koysak inanılmaz sırıtır mesela. Yada Tobi The Spidey de aynı şekilde. Tarantino’nun oyuncu seçiminin üstüne yok sanırım. Yada oyuncuları manipüle etme yeteneği mi desek?
Brad Pitt‘ten çok Cristopher Waltz‘ın olmalı başrol kimliği. Mükemmel bir oyunculuk gerçekten. Psikopat SS Subayı rolü ne kadar zor olabilir ki diye sorulabilir tabi ama rolün hakkını tamamıyla veriyor gerçekten. Tek kelimeyle mükemmel. Shosanna rolündeki aktrist Mélanie Laurent büyüleyici bir güzelliğe sahip. Tam bir Fransız. Onun da performansı gerçekten güzel. Eli Roth “Basterds” ekibinin en psikopatı. Çok yakışmış. Hele bir sahnede kendinden geçişi var ki inanılmaz. Daniel Brühl “Good Bye Lenin!” den bildiğim başarılı bir Alman aktör. Aslında kendisi Alman bir anne ile İspanyol bir babanın çocuğu. İspanya’da doğmuş ama Almanya’da büyümüş ve sinema geçmişi olan bir ailenin çocuğu. Babası da yönetmenmiş.

Diane Kruger‘ın güzelliğini izlemek gerçekten inanılmaz bir zevk. Başka bir şey söylemek pek mümkün değil.
Ve Brad Pitt… Aldo The Apache… Filmde eğlence olsun diye rol aldığını belli eder bir yapısı var. Laubali konuşması. Yavşak Amerikan aksanı başarılı oyunculuğuyla birleşince ortaya güzel bir karışım çıkmış ve hiç kuşkusuz filmin en eğlenceli karakteri. Filmi izledikten sonra hak vereceksiniz kesinlikle. Bu kadroda olması filme artı katmış durumda çünkü komik karakteriyle Mr. America’yı yansıtıyor tam anlamıyla.
Sinemada izlenebilecek başarılı bir film kısaca Soysuzlar Çetesi. Vahşet arıyorsanız Jigsaw’u deneyin. Çünkü en az kanlı Tarantino filmlerinden birisi bu. Birkaç sahnede sadece manyaklıklar var o kadar. Sıcak havalarda ne yaparız diye düşünüyorsanız atın kendinizi gündüz sıcağında bir kapalı alışveriş merkezine ve filmi gündüz izleyin. Çıktıktan sonra da gidin güneşin batışını izleyip biranızı yudumlarken filmi düşünürken gülün.
» The Seventh Continent (1989), Der Siebente Kontinent
» Up In The Air (2009)
» Push (2009)
[...] 1. Matt Damon (Invictus) 2. Woody Harrelson (The Messenger) 3. Christopher Plummer (The Last Station) 4. Stanley Tucci (The Lovely Bones) 5. Christopher Waltz (Inglorious Basterds) [...]
[...] En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü: Christopher Waltz (Inglourious Basterds) [...]