Son yazılar:

Fırtınalı Hayatlar

Tam bir gizli hazine. Yönetmen Gore Verbinski, Hollywood’un en oturaklı proje adamlarından biri ki bunun kanıtı olarak elimizde birden fazla film var. Ama esas üzücü olanı Gore Verbinski’nin gerek kadrosuyla, gerek müzikleriyle, gerek görüntü yönetimiyle tam bir şehir masalı olan bu güzel filminin diğer filmlerinin arasında gözden kaçmış olması ve hak ettiği ilgiyi görmemesi.

Bu filme dair hayranlığımın kaynağı muhtemelen izlerken ne Gore Verbinski’nin filmin yönetmeni olduğunu bilmem ne de Nicholas Cage’e sempati duymamdan kaynaklı. Nicholas Cage’le ilgili şahsi fikrim, Raising Arizona ve Leaving Las Vegas’taki performansları gibi birkaç istisna dışında şişirilmiş sinir bozucu garip bi herif olduğu. Ama bu filmde bu meşe kökenli önyargımı bile kıracak bi performans sergilemiş. Michael Caine, oğluyla iletişim sorunu yaşayan ama oğlunu sevdiği her halinden belli olan başarılı baba rolünde o kadar ağırbaşlı ki bu cümleyi devam ettirecek bi tasvir bulamıyorum..o derece yani…Robert Spritzel isimli karakter Hollywood’da hayat bulmuş en dokunaklı karakterlerden biri gerçek anlamda zira tüm o ağırbaşlılığın görmüş geçirmişliğin ardında çok sevdiği oğluna hiç bi zaman yeterince sevgi gösterememiş, onunla ne kadar gurur duyduğunu söyleyememiş olmanın pişmanlığını her saniyede hissediyorsunuz.

Dave Spritz, Chicago’da hava durumu spikerliği yapan, ayrıldığı eşiyle sorunlar yaşayan, babasının onayını almak için içten içe kavrulan, tatminsizliklerle dolu bir hayatın insanı. Bu tatminsizliklerin sebebi kesinlikle hayatta sürekli başarısızlıklar yaşamasından kaynaklı değil. Ortadaki daha da vahim ve günümüz insanının en aşikar problemi olan ama gözden sürekli kaçırılan veya kaçırılmak istenen bir konu. Dave tam anlamıyla orta karar bir insan. Hayatta ne inanılmaz başarılar yaşamış ne de büyük hüsranlara uğramış bir adam ve her daim, risk aldığı zaman kaybedeceği bir şeyler olduğunu bildiği için kazanabileceklerine ulaşamadan kanaat ederek yaşamını sürdürmekte. Tüm bu döngü Dave’in bir gün ulusal bir kanalda spikerlik teklifi almasıyla sarsılıyor ve kendi hayatına, ailesine, sürekli ertelediği ya da arka plana attığı problemlerine bir çözüm bulması gerektiği bir sürece sokuyor beyefendiyi.

Filmin alt metninde Scorcese’nin Taxi Driver’ı kadar karamsar bir kişilik portresi var ve o malum cinnet anına bu filmde ulaşılamamasının tek sebebi muhtemelen çift taraflı okunabilecek finalinden kaynaklanıyor. Dave’in başına gelenler normalden kötüye doğru meylederken ve akli dengesini yitirme noktasına gelmesine doğru, yavaş yavaş tezahürler yaşamaya başlaması ve iç sesinin tüm olaylara yorumları inanılmaz güzel. Sokakta yürürken kafasına atılan yiyeceklerle ilgili aklına gelen açıklama modern şehir ozanlarından bi alıntı gibi; “Her zaman fast food. Fast food. Insanların bitirmektense atmayı tercih ettiği şeyler. Tadı güzel ama besin içermeyen yemekler. Ben fast foodum.”

Dave yavaş yavaş yaşadığı hayatını üç boyuta taşıma telaşı içinde. Tekstten okuduğu hava durumunu artık anlamak istiyor, kızıyla ilişkisini düzeltme telaşında. Babasının kısıtlı bir ömrü kaldığını öğrendikten sonra yeni moda şehir ritüellerinden biri olan ön cenaze töreninde, yani kişi hala hayattayken sevenlerinin kendisi hakkında konuştuğu bir toplantıda babası hakkında; “Babamı düşününce aklıma Bob Seger’ın “Like a rock” parçası geliyor.” cümlesini kurması ve elektriklerin kesilmesi, karısına şirinlik olsun diye kartopu fırlatması ama tam suratına isabet ettirmesi, bir adama eldiveniyle tokat atması. Dave’in hayatı çevresindekilerin gözünde giderek dengesiz ve rahatsız edici bir hal almaya başladıkça, hayata bakışını ve insanlara davranışlarını değiştirmeye, her şeye daha farklı bakmaya çabalıyor.

Filmin arka plana aldığı kış mevsimi ve soluk renk paleti hem karakterlerin içinde bulunduğu bunalıma güzel bir metafor hem de arkasından gelen bahar ayının rahatlatıcı beklentisi tüm bu olanların varacağı noktaya dair iyimser bir anekdot olarak görülebilir.

Sonunda tüm bunlar nereye varıyor söylersem filmin tadını kaçıracağımı sanmıyorum çünkü tutarlı bir film bu karşımızdaki. Film, tüm bunlara rağmen tam bir başarı hikayesi değil. Dave yıllardır istediği işe kavuşuyor ama ne ailesini toparlayabiliyor, ne de babasıyla ilişkisini istediği seviyeye getirebiliyor. Geçit törenini kendi kafasında hayal ederken söylenenlerin hiç biri gerçekleşmiyor ama yine kendi iç sesinin geçit töreni sırasında tüm bunlara yorumu her şeyi çok güzel özetliyor; “İşte benim yerim burası, İtfaiyecilerle Sünger Bob’un arasındayım.”

Son yılların en güzel Hollywood filmlerinden biri olmasına rağmen lanse edilişindeki hata sebebiyle çoğu insanın bir feel-good movie görme umuduyla gittiği ama filmin karanlık tonuyla hüzünlerden hüzünlere savrulduğu bir film Weather Man. Yakın zamanda bir de Click filminde gördüğümüz bu durum, Click’in göze sokulan basit bir metaforla ve müsait senaryosunu inatla derinlemesine işlememenin eksikliğini bir araya getirerek haklı bir başarısızlığa sebebiyet vermişti kanımca. Ama aynı yanlış tanıtım Weather Man gibi gerçekten kaliteli bir Hollywood filminin gözden kaçmasına ve hak ettiği değeri görememesine de neden oldu.

Bu filmi göz ardı etmeyin ve dikkat vererek izleyin derim. Bazılarına göre son yılların en karamsar filmlerinden biri, bazılarına göreyse sahip olduklarımızın veya olabileceklerimizin değerini ve bize yaşatabileceği mutluluğu çok güzel yansıtan bir sinema olayı. Sam Mendes’in American Beauty’siyle aynı kadrajda gördüğüm, hatta bazı vasıflarıyla mevzu bahis filmi geride bırakacak kadar kaliteli bir film bu. Bi dahaki sefere film kiralamaya gidildiğinde dvdyi inceleyip “Aman sonra izlerim” dememeli….



  1. Film hakkındaki görüşlerini yazmak istersen seni kimse tutmaz.




Additional comments powered by BackType