Son yazılar:

Öldüren Sis

Bu film bir Frank Darabont filmi… Frank Darabont kimdir? Senelerce hepimize vakıf olmuş ve can-ı gönülden sevdiğimiz Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol filmlerinin yönetmeni. Uyarlamaların müsebbibi insan ise Stephen King.. Keza bu filmde de durum aynı. Yani elimizde statü açısından fukara bir film yok diye düşünülebilir zira isimler gözümüzde kredi sahibi…

Oyunculardan açıkçası Thomas Jane’i Deep Blue Sea ve Punisher dışında bir yerde izlemedim pek, onlarda da Christopher Lambert’a benzemesi dışında pek bir şey dikkatimi çekmemişti.. Diğer kayda değer oyuncular da William Sadler ve Marcia Gay-Haden…

Film Amerikanın bir sahil kasabasındaki insanların çok heybetli bir fırtınanın ardından yoğun sisle kaplanan şehir merkezinde bir süpermarkete sığınmalarıyla başlamakta. Yoğun sis tabakası caddeleri kaplamaya başlar başlamaz sislerin içinden bir kasaba sakini yüzü kan içinde koşarak markete giriyor ve sislerin içinde bir şey var diyor.  Akabinde uzun bir süre farklı insanların kriz durumundaki tavırlarına şahit olup genel bir toplum portresi gözler önüne seriliyor. Neler olduğuna inanmak istemeyenler, aşırı dindar kesim, faydacılar, fırsatçılar hepsi bir süpermarketin içinde, dışarıda ne olduğunu anlamaya çalışırken bizim hikayede odağa aldığımız kişi, oğluyla beraber içerde kısılı kalan ve karısını geride evde bırakmış olan afiş tasarımcısı (Türkçe meali; güzel sanatlar mezunu) David Drayton..

Filme genel bir tanıtım yapıp akabinde belirtesim var ki John Carpenter’ın The Fog şaheseriyle pek de ilintili bir şey yok ortada… Daha geniş kapsamlı hatta oldukça da büyük laflar etme peşinde olan bir film The Mist. Mahallede top oynarken gelip içerde hasta var sessiz olun diyen adam The Mist. Bir Muarem Amca, The Mist…Herneyse, dile getirmekte kıvrandığım nokta bir alışveriş merkezinde kısılı kalan Amerika olarak okunabilicek bir topluluğun başlarına gelen felaketin akabinde kendi aralarındaki çatışmayı izliyoruz genelde… Yani nedir, öyle aksiyondur, yaratıktır, vahşettir pek fazla yok takdir edersiniz ki. Ağır tempolu bir film ama yine de gerilimi elden bırakmıyor ve bazı sahnelerde gerim gerim germe potansiyelini sonuna kadar kullanıyor. Esas tiradını ise her tehdidin ardından, içeride kalan insanların değişen tavırlarıyla gösteriyor. Alegorinin şahı var birebir önümüzde afedersiniz…

Marcia-Gay Harden hafiften dengesiz bir dindar ablayı canlandırıyor ki filmin lokomotifliğini de üstleniyor bir yerde çünkü otoriteyi ve düzeni sağlayan ve sözü dinlenen şahısların çözümleri birer birer tükenmeye başlayınca ilk başta deli diyip geçtikleri bu kadını bir Mesih gibi takip edip sözünü dinlemeye başlıyorlar…Zaman ilerledikçe, çaresizlikleri ve hayatta kalma içgüdüleri arttıkça da daha da ilkelleşiyolar, vahşi oluyorlar böyle… İnsanların bu değişimini de çok detaylı olmasa da yer yer görüyoruz… En nihayetinde rasyonel kalan (pehheyt) birkaç insanın hayatta kalma planını gerçekleştirme çabasını izleyip filmin insanın asabını bozan(beğensen de beğenmesen de asap bozan diyelim) finaliyle noktalıyoruz The Mist’i…

B-filmi estetiği diyor gavur eller bu tarz survival horrorlara… Bunların babası John Carpenter’dır, George Romero’dur… The Mist, bu tarz tür filmlerin içinde elit bir noktada duruyor esasen… Hem yapımcı kadrosu oturaklı, hem de kurgusu, işlenişi oldukça güzel…Yönetmen bu tarz filmlere yabancı gibi gözükse de bayağı soğukkanlı böyle oturaklı, ne bileyim ağır abi tadında işini bilen bir yönetmen olaraktan çok rahat altından kalkmış bu filmin ama, aynı zamanda da mesaj verme kaygısıyla bir anda senaryonun rotasını 180 derece değiştirmesine ve tükürdüğünü yalamasına sebep olmuş. Bu beklenmedik final The Mist’in elle tutulur tek eksisi olarak görülebilir…
Uzun vakittir çıkan en kaliteli gerilim filmlerinden biri bu elimizdeki…İnsanı iki saat diken üstünde tutma potansiyeli var.. Ama yine de türe bir aşinalık ve sevgi besleme gerekliliği hissetmekteyim zira “kelebek etkisi’nin ardından the mist’i izliyek mi ay balam?” şeklinde tezahür edebilecek çok sakıncalı vukuatlara sebebiyet verebilir…

Survival istiyosanız izleyin, çok şahane o bakımdan, biraz fazla didaktik, bikbik konuşuyor arada, ara sıra bayağı sinir bozabiliyor (hatta insanlar yaratıklardan daha çok sinir bozuyor)…Aa yaratık dedim!! he evet sisin içinde yaratıklar var ama zaten 15. dakkada belli oluyor çok da bir spoiler sayılmaz…İzleyin yani ne diyeyim, hafiften bir The Thing, The fog, Dawn of the dead karması oldukça güzel bir film…Belki Frank Darabont’un diğer şaheserlerinin yanına bile yaklaşamıyor ama tek başına çok çok kaliteli bir film…
Haydin…



  1. Film hakkındaki görüşlerini yazmak istersen seni kimse tutmaz.




Additional comments powered by BackType