Sessiz Tepe
Ya esasında cookers’ı yazacaktım ama bu gece niyeyse birr silent hill sevdası kapladı bünyemi, nette de bir iki tane videosunu izleyince yine gaza geldim yazayım dedim…
Bilen ve bekleyen için Silent Hill oyunlarının filmi nazlı gelin kıvamında bir proje olarak şekillenmişti.. İlk oyundan beri birileri bu serinin filmi yapılsa ne şahane olurdu diye bekliyedurulsun, bizim şahit olduğumuz tüm o rezillikler (house of the dead’i izlediniz mi?) “silent hill’i yapmasalar mı”ya kadar getirmişti durumu… Zira onca potansiyeline rağmen tüm oyun uyarlamaları yerlerde sürünen dandik ind-goth safsatalarına dönüşmeye başlamıştı…
Lakin Silent Hill serisinin oyuncu kitlesi öyle bilinen tayfaya pek benzemediğinden, bu entelektüel ağır başlı tayfa “beceremiyecekseniz bulaşmayın” tavrını takınmıştı ve oyunun yapımcı şirketi Konami de filmi yönetmeye meyleden tüm yönetmenleri tek tek geri çeviriyodu…
Uzak Doğu kökenli psikolojik korku türünde bir oyunu neden yine Uzak Doğulu bir yönetmen deil de tezcanlı Fransızımız Christophe Gans(Kurtların Kardeşliği, Samurayın Gözyaşları) uyarladı peki??…Bu beyefendi çok sadık bir Silent hill fanatiği olduğunu her deminde vurgulayıp “eğer imkan verilirse biz de yaparız” düsturundan yola çıkmış ve konamiye senelerce baskı yapmış…Aslında iyi de etmiş…
Şimdi dürüstçe söyleyeyim, serinin hiç bir oyununu tamamıyla oynamışlığım yok, serinin senaryosuna da çok aşina değilim…Lakin çoook fazla oyun oynarım(çooook çoook fazla) ve az buçuk bilirim ki bilgisayar oyunları çoğu mecrada çok ciddiye alınmaz, çoğu insan tarafından vakit kaybı olarak görülür (ki çoooooook çooooooook yanlış bir kanıdır bu a dostlar!). Ve bu seriye dair az da olsa mevcut olan bilgime göre Silent Hill serisi komplike senaryosu, hüzünlü ve ürkütücü müzikleri, insana çok garip bir huzursuzluk veren atmosferi ve karman çorman ama kendi içinde hiç çakışmayan mitolojisiyle şahane bir seridir…Ne tam olarak korku denebilir, ne de drama denebilir….Çok fazla el becerisi ve aksiyondan ziyade gücünü durgun ama sinir bozucu kadrajlardan, aşırı sapkın dizaynlara ve altmetinlere sahip yaratıklarından alır… E takdir edersiniz ki böyle bir oyunu Resident Evil gibi bir film halinde uyarlamak çok yanlış olur…
Neyse ki Christophe Gans beyler tüm bunların bilincinde olan ve oyunun potansiyelini kullanmak için önünden geleni ardına komayan bi insan olaraktan Silent Hill’de zoru başarmış ve çoğunluk tarafından ciddiye alınmayan bir alt-janrdan ciddiye alınan, tek başına ayakta duran bir film çıkartmıştır…Hakikaten, Silent Hill şu zamana kadar elimize düşen en eli yüzü düzgün en oturaklı bilgisayar oyunu uyarlaması…Hem kaynak materyale saygısı ve sadakati, hem de kendi türetilmiş senaryosunun işlemesiyle baya baya iyi bir film…
Hikaye, uykusunda devamlı Silent Hill’in adını sayıklayan ve bilinçaltında bu kasabayla ilgili anılar barındıran kızına neler olmaya başladığını öğrenmek ve ardındaki sır perdesini kaldırmak için kocasını bırakıp kızıyla beraber Silent Hill’e giden bir anneyi anlatıyor…Kasabaya gelmek üzereyken yolda küçük bir kız görüp ona çarpmamak için direksiyonu kıran ve bunun hemen ardından kendinden geçen Rose uyandığında kendini sislerle kaplı, gökyüzünden küller yağan terkedilmiş Silent Hill kasabasında bulur…Lakin uyandığında yanında olmayan kızını bulması için kasabanın dehşetengiz sırlarını da çözmesi gerekmektedir…
Görsellik adeta tavan yapmış vaziyette, zira gerek kasabanın huzursuz atmosferi, gerek kullanılan kamera açıları (ki kapalı mekanlarda nerdeyse oyunda kullanılan kamera açılarıyla aynılar), gerek Rose’un bilinç altında mı yoksa gerçek mi oldukları bi süre anlaşılamayan yaratıklar inanılmaz sinir bozucular…Ki bu da bir bilgisayar oyunu uyarlamasında oyuna sadık kalındığında ne kadar şahane sonuçlar elde edilebileceğine dair bir miktar ipucu verir elbet…O tekinsiz atmosfere bir de oturaklı ve sinir bozucu bir okkült hikayesi oturtulduğu zaman silent hill’in kötü bir film olmasına pek de olanak kalmıyor zaten…
Silent Hill’in bir başka şahane tarafı da müzikleri…Gotik değil, rock değil, klasik orkestrasyon hiç değil…Yapımcı Akira Yamaoka’nın besteleri olan ve oyunlarda da kullanılan müzikler oyunla da filmle de bütünleşmiş gibiler…O garip kitaro benzeri sesi duyunca aklıma direk silent hill geliyor artık…Filmde de klasik soundtrack anlayışından ziyade bir kolaj uygulaması söz konusu ve bu sebeple de insana, anasından babasından uzakta tek başına çevresinde kendisini sevmeyen insanlarla yaşıyan(hakkaten öyle lan) birinin hissiyatını yaşatan bir atmosfere meylediyo Silent Hill…
Şimdi bu kadar övdükten sonra yok mu eksisi diye sorulursa, Sean Bean’in oynadığı bedbaht koca Christopher karakteri çok gereksiz ve hikayeye bir katkısı yok… Ne aileyi yücelten ne de ikili ilişkileri yeren bi hikaye bu… Silent Hill’in dışındaki dünyaya dönüşler sadece arada seyirciye ufak rahatlama molaları vermek için yapılmış sanki ama bu kesintiler olmasa filmi daha yoğun ve daha da sinir bozucu bir deneyim şeklinde yaşayabilirdik diye düşünüyor insan….
Silent Hill kimlere göre bir film diye sorulursa da, silent hill hızlı, höt hötlü, korku sevenlere göre değil…Fanatik B filmi hastalarına göre de değil pek…Korku filmi sevmeyenlere göre hiç deil… Silent hill katiyetle pür bir korku filmi de değil zaten…Bir nevi kabus diyarında geçen bi drama…Ağır tempolu, yavaş yavaş açılan, yeri geldi mi çok korkunç sahnelerle ve insanın gözüne gözüne sokulmayan metaforlarla bezenmiş basbayağı kaliteli bir film işte… Yakın dönem Uzakdoğu korku sinemasıyla, Avrupa korku sinemasını harmanlayın, araya biraz da yeni bir soluk getiren bilgisayar oyunu baharatını ekleyin, ahanda Silent Hill…
Yukarıda zikredilen profile uyan insanların derhalen Silent Hill’i ciddiye alıp izlemelerini tavsiye ederim…Hiç bir şeye kaptırmasanız görselliğe ölürsünüz ki bana sorarsanız hem altmetni hem mitosu çok şahane bir film Silent Hill… Oyunu gibi filminin de serisi yapılsa çok şugar olur dediğim nadir oluşumlardan biri kendisi…
Not: Alessa çok korkunç… J-horror kızı gibi…
No comments yet.
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL