embed embed embed embed embed embed embed
Embed This Video embed
Share This Video embed
bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark bookmark
embed test
Rate This Video embed
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
embed embed embed embed embed embed embed embed
Children of Men 

Son Umut

Dürüstlük mevzu olsun, Alfonso Cuaron kimdir bilir miydik? Bazıları “Büyük Umutlar”ın hastasıydı bazıları; “harry potter’ın en güzel filmi azkaban tutsağı” derdi o kadar… Şahsım adına konuşayım, sadece bir iki yerde isminin zikredildiğini duymuştum, bir de yeni dönem cevher Meksikalı yönetmenler denilen (ki yetmişlerin coppola-scorcese-spielberg tayfası gibi bir üçleme oldular) Del Toro, Innaritu ve Cuaron diye bir tayfadan bahsedilirdi sağda solda…Akabinde Del Toro’yla Innaritu aldı yürüdü, Cuaron’un ise esamesi okunmamaya başladı.

2006 yılında (bu yıla Innaritu’nun şımardığı, Del Toro’nun arşa erdiği yıl deniyor) gişede olmasa da eleştirmenlerin ve sinefillerin gözünde Innaritu’yla Cuaron yer değiştirdiler… “Niçin ey bedbaht?” diye sorulursa; Innaritu hafiften garanti formülün güvencesi, hafiften de şımarıklıkla diyelim, bize önceden iki kere hem de çok daha kaliteli bir şekilde sunulan kurgusunu yine tekrarlayıp şaşırmamızı hayran olmamızı bekledi; lakin seyirci, daha ziyade aynı filme bir daha maruz kalmanın şaşkınlığındaydı….Babel’e haksızlık etmek istemez deli gönül, zira Babel kötü bir film deildi…Sadece Doğuş çay yerine Çaykur’la demlenmiş yemek sonrası çayı gibiydi…Hala zevk veriyordu ama Sex on the Beach tadında bir nektarla şok olmayı bekleyen biz gordo kalabalığı “e çay yapmışın gene” nidalarıyla cebelleşir halde bırakıyordu…

Gelgelelim Alfonso Cuaron mevzubahis yıl içerisinde sinema salonlarına orta kıvamda, hafif komplolu, hafif cyberpunk ukela bir bilimkurgu izlemeye giden seyircileri bir dumurdan diğer dumura çarpmakla meşguldü… Diyeceğim odur ki; “Children of Men” önceden çok umut beslemediğimden midir, bilim-kurguya inancımı yitirdiğimden midir(peh peeh laflara bak) beni de o dumurlardan dumurlara çarpılan kalabalığa dahil etmiş bir sinema olayıdır…

Başroller Clive Owen, Chiwetel Ejiofor (Dirty Pretty Things), Julianne Moore(Hannibal) ve Michael Caine gibisinden oldukça yetkin, oturaklı babacan ve anaç insanlardan oluşmakta, oyunculuk performansı açısından herhangi bi rahatsızlık oluşturabilicek durum söz konusu değil…Hatta ve hatta Theo rolünde Clive Owen filmi tek başına bile götürebilicek bir potansiyele sahip…

Filmin açılış sahnesi bile seyirciyi uyaran bir tavır içinde..2027 yılında içi tıka basa insan dolu ufak bir kafeteryada herkes sessizlik içinde üst köşedeki televizyonda verilen haberi izliyor…Dünyadaki en genç insan (18) bir sabah sokakta kendisinden imza isteyen bir fanatiği tarafından öldürülmüş ve 18 yıldır hiç bir kadının doğum yapmadığı bu distopik ortamda depresyona sebebiyet vermiş… Herkes pür dikkat haberi izlerken kalabalıktaki tek dikkat çeken insan olan Theo umarsız tavrıyla kahvesini alıp sessizce dışarı çıkıyor ve sokakta kahvesine paltosundan çıkarttığı içkisini ekler iken o huşu içindeki sessizlik Theo’nun az önce çıktığı kafeteryanın patlamasıyla bozuluyor…

Genel olarak Children of Men, neden bahsediyor neyi anlatıyor mevzusunu açmak gerekirse, Yıl 2027 ve dünyada yaklaşık yirmi yıldır hiç doğum gerçekleşmiyor…Bütün oyun bahçeleri, okullar terkedilmiş…Bu durumun getirdiği ümitsizlikle ekonomik dengeler altüst olmuş, Doğu Avrupa ve Afrika milletlerinden ana merkezler sayılan Ingiltere, Amerika, Fransa gibi ülkere göçler yoğunlaşmış… Tüm bunların ortasındaysa eski barış yanlısı aktivist, yeni isteksiz bürokrat Theo’ya, devrimci eski eşi Julia’nın vasıtasıyla açıklanamayan bi sebeple hamile kalmış bir genç kızı insanlığın son umudu olan Human Project’e ulaştırması görevi veriliyor…

90’lardaki IRA döneminin propaganda filmlerini veyahut Ken Loach’un siyasi yapıtlarını(ki benim bildiğim siyasi olmayan yapıtı yok hatırladığım kadarıyla) akla getirin… Taşkınlıklardan, gösterilerden canı çıkmış sokaklar, herkesin yüzünde ruhsuz, bezgin bir ifade, hava hep kapalı..Elalemin içi geçmiş, artık teslimiyet halindeler de son vakitleri formaliteden yaşamaktalar sanki…Bilimkurgu dedim ya, esasında bilikurgu değil…

Son umut’un sanırım en büyük dezavantajı ve gişede hak ettiği başarıyı görememesinin sebebi içinde hem bulunduğu Bilim-kurgu türü için çok yıpratıcı ve zor bir film olması hem de siyasi mesaj kaygılı profilinin ardında esasında daha ziyade insana dayalı bir hikaye anlatması…Tüm o kaos içerisinde televizyondaki haberler, tellerin ardındaki göçmenler bir mesajdan ziyade atmosfere katkılarından dolayı mevcutlar…Filmin günümüz politikasına dair “olm dikkat bak yanlış yoldayız”dan ziyade dediği pek bir şey yok…Gelgelelim tüm o atmosfer içindeki karakterlerin hisleri, yaşadıkları, korkuları, endişeleri damara enjekte edilmekte….

Yukarıda da bik bik öttüğüm gibi Son Umut izlemesi kolay bir film deil…Temposu, o atmosfere kendini kaptıran bir izleyici için yavaş olmasa da V for Vendetta, Brazil, Gattaca kıvamı uç noktada hatta çizgi-roman, hayal estetiğine dayanan bir distopik uyarlama bekleyene buhranlar getirme potansiyeli var… Ama esas koşturmaca, hırgür başladıktan sonra insanın nefes alıcak hali kalmıyor…

Filmin aksiyon sahneleri (ki bu tabir doğru mu ondan bile emin olamamaktayım) omuz üstü kamerayla, arkada insanların bağırışmalarından ve silah seslerinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı, kameraya sıçrayan kan damlalarının 3-4 dakika ekranda kaldığı, 10 metre ötedeki bir tankın Theo’nun tepesindeki kolonları uçururken gözler faltaşı gibi açılmış ekrana bakakaldığınız garip anlar… Büyük bir proje söz konusuysa herhangi bir savaş sahnesinin epik, büyük kadrajlarda, arkada da galeyan bir müzik eşliğinde sunulmasına alışmışız….Böyle cilalanmamış sanki Theo’yla beraber o savaşın içindeymiş gibi hissettiğimiz zaman biraz fazla çarpıcı olabiliyor…Bu sebebiyetlen, özellikle bu sahnelerin başarısı için bile bir göz atılmaya değer bir niteliği var Children of Men’in…

Çok fazla senaryoya değinmek istemiyorum zira filmin bir çok dramatik anı senaryonun açıklanmasıyla bir nebze bertaraf edilebilir…İzlenip bilfiil keşfedilmesinden yanayım…Bir daha söylemekte fayda görüyorum, senaryonun odak noktası bu kaotik atmosferde bir çözüm sunmaktan ziyade insanın kaderine ve kimliğine dair hüzünkar çiğ damlaları kondurmak aklınızın bir köşesine….Filmin esas gücü senaryosunun derinliği değil senaryosunu nasıl anlattığı ve yeri geldiği zaman yine senaryonun el verdiğince ne kadar dramatik, ne kadar dehşet verici olabildiği….

Tekrar ede ede bitap düştüm ama yine de belirteyim ki rahatlıyayım…Son Umut, vakit geçirmek için izlenicek bir film deil…Bu kesin bir kere…Depresif bir moda izlendiğinde insanı daha da eğip bükebilecek kadar da karamsar halleri var ara ara…O sebeple diyorum ki, haliniz vaktiniz yerindeyken, bolca zamanınız varken, karnınızı doyurmuş, çayınızı içmişken böyle nötr bir haldeyken izleyin bu filmi…Her ruh halinde aynı etkiyi yapmaz kanaatindeyim…Ama böyle yıpratıcı, etkileyici bir filmi tadını çıkararak izlerseniz çok fena çok eşsiz bir tecrübe olur senelerce unutamazsınız aklınızın bir köşesine kazınır…Ağzınızda, tavla oynarken sizi görüp ne haber lan kerata gülüşüyle bakan Muarem Amca tarzı hafif bir eğrilme, dersiniz ki: “ulen 7. sanat, istedin mi nelere kadirsin itoolu it!!!”



No Comments »

No comments yet.

RSS feed for comments on this post. TrackBack URL

Leave a comment