İlk Mumya filminin yarattığı tantanayı daha dün gibi hatırlayanlar mevcuttur elbet. Stephen Sommers’ın kendini çok ciddiye almayan B-filmi, benim gibi avare bir güruhu ihya etmişti (word isyan bayrağını çekti, bütün kelimelerin altı hep kırmızı kırmızı…). Indiana Jones’u fena halde andıran esas adamı Rick O’Connell (ki bu rolle ısındıydık Brendan Fraser’a… sonradan o kadar kötü iş yaptı yine de sevmeye devam ettik.) 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Mısır’da mumya kovalarkene kah güldük kah gerildik kah eğlendik, kudurduk yarabbi! Bir yeniden çevrim için (The Mummy (1932)) oldukça hoş bir risk alarak bir korku filminden eğlenceli ve hareketli bir gişe canavarı çıkartmıştı ve kısa sürede kült haline gelmişti Sommers’ın filmi. Kendisinden 5 sene sonraki Karayip Korsanları’na benzer bir akımla kemik bir hayran kitlesi oluşturmuştu bu yapım. Devam filmi ruhsuz olsa da kendi kendine yetebilen bir filmdi ve Akrep Kral gibi testesteron fışkırtan bir de yan karakter çıkartmıştı ortaya kendi filmine vakıf olabilen. En nihayetinde uzun zamandır beklenen 3. film, Indiana Jones’a gişede rakip olması açısından aynı yıl içerisinde vizyona girdi. Girmez olaydı….
Rick’in 2. filmden tanıdığımız oğlu Alex, Uzak Doğu’da yüzyıllardır uyumakta olan şeytani imparatoru uyandırıyor ve bizimkiler de bu zat’ın dünyayı ele geçirmesine engel olmaya çalışıyorlar. Şimdiden göz kapakları yarıya indi baygın baygın ekrana bakılmakta lakin heyhat! Daha bekleyin… Bunlar olması gereken veyahut hoşgörüyle karşılanabilecek noktalar. Saçmasapan bir senaryoya razıyım eğer ki Rick O’Connell ejderhalı, kung fu’lu, buz adam yetili, Jet Li’li bir maceraya maruz bırakılacaksa…Gelin görün ki Rick O’Connell yukarıda saydığım her şeye maruz kalmasına rağmen bir macera yaşamıyor. Zira başrol oyuncusu Brendan Fraser’ın (kendisi ilk iki filmin lokomotifiydi takdir edersiniz.) sözleşmesi gereği bir devam filminde rol almaktan dolayı içi geçmiş. İkinci filmde, yani yaklaşık 30-35 yaşındayken sahip olduğu, her nasılsa şimdi kendisiyle akran hale gelmiş oğluyla Uzak Doğu’da zombi imparatorları avladığı ve herhangi bir MUMYA ihtiva etmeyen Mumya 3’ün en aşikar problemi adından zahir. Gişe endişesi filmin her karesine işlemiş adeta. Önceki hayranları çekmek, aynı zamanda da bu filmin uzun süredir devam eden başarılı bir serinin takipçisi olduğunu vurgulamak adına senaryosuyla ilgisiz bir kelimeyle mükafatlandırılması bile yeterince aşikar. Bu ürün çıkarma telaşesi arasında film, bütünlükten kopa kopa bir hal olmuş. Seyircisini salak yerine koyan senaryo, bir televizyon filminin bile içermeyeceği özensizlikleri çok da başarılı olmayan özel efektleriyle ve aksiyon sahneleriyle örtme çabasına girişmiş.
İlk filmin avare hayranlarından biri olarak ikinci filme bir nebze tahammül edebilmiş ve Akrep Kral’ı gözlerim kapalı es geçerek arsızca inkar edebilmiştim. Her ne kadar ortaya çıkan fragmanlardaki Jet Li ve Michelle Yeoh’lu aksiyon, eski Mısır medeniyetinden Uzak Doğu’ya bir transfer bana heyecan verici geldiyse de ortaya çıkan “ürün” bir bütünlükten, ilk filmlerin muzır, eğlenceli, işbilir ruhundan o kadar uzak ve o kadar samimiyetsiz ki. Özellikle ilk filmden dolayı peydahlanmış herhangi bir beklentiyi derhal bertaraf etmenizi öneririm. Ne sinema biletine astronomik bir ücret ödemeye ne de elinde kamerayla salonda filmi çeken adamın versiyonunu netten indirmeye değer. Seneler sonra bir otobüs yolculuğunda gösterilirse belki bir göz atabilirsiniz. Yok esasında uykusuz kaldığınıza da değmez…
No comments yet.
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL