Ko to tamo peva

Sep 14

Ko to tamo peva

Kim Şarkı Söylüyor Orada?

Geçen hafta arkadaşımla gece öylesine bir film izleme hevesiyle açtığımız bu Sırp filmi; Doğu Avrupa sinemasına dair Emir Kusturica harici affedilemez cahilliğimizi ve umursamazlığımızı bir kez daha ifşa etti. Daha önce adını bile duymadığım yönetmen Slobodan Sijan’ın eseri, 1981 yılında Montreal Dünya Film Festivali’inde ödül almış, uğruna yaygaralar kopartılmış ama ardından nankörlük edilerek unutulan birçok güzel sinema şaheserinin arasına karışmış. Keşke öyle olmasaymış zira “Ko to tamo peva”nın aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen koruduğu tazelik, eski filmlere önyargıyla bakan seyirci kitlesini bile kendisine hayran bıraktıracak kadar çekici.

Read More

The Covenant

Sep 08

The Covenant

Bundan beş altı yıl önce dengesiz sayılabilecek ölçüde Buffy veyahut Angel izlemiş, Alacakaranlık Kuşağı’yla Goosebumps’la ürkmüş, Underworld’ü hadi olmadı The League of Extraordinary Gentlemen’ı iple çekmiş ama tatmin olamamış bir nesiliz (kısa cümleler…). Bu sebepledir ki ne zaman TV’de veyahut sinemada doğaüstü öğeler ihtiva eden bir film görsek seviniriz heyecanlanırız vesselam. Şahsım adına bu heyecan; birçok fuzuli sinema biletine, harcanmış saatlere ve uykusuz gecelere mahal vermiş olsa da bu haysiyetsiz endüstriye gözü kapalı bir bağlılıktan vazgeçemiyorum. Harcanmış fırsatları görüp üzülüyorum, potansiyeli ayaklar altında çiğnenmiş fikirlere veryansın ediyorum ama izliyorum en nihayetinde. Belki irademize sahip çıksak izlemesek, stüdyolar “Ulen n’oluyor!” diye bir irkilip kendilerine gelme çabası içine girebilir lakin henüz böyle bir hareketin esamesi bile okunmuyor.

Read More

The Shutter – Resimdeki Hayalet (2008)

Aug 13

The Shutter – Resimdeki Hayalet (2008)

Yeniden çevir ey Hollywood!!!

Uzak Doğu korku sineması son on yıldır korkma maksadıyla film izleyen belli bir kesimi ziyadesiyle mutlu ediyor değil mi sevgili okur? Evet dediğini duyar gibiyim. Bundan iki sene önce üniversite kampuslerinde elden ele divx’i dolaşan bir Tayland yapımı korku filmi vardı “Shutter” diye tercüme edilen. Bilindik J-horror formülünü uygulamasına rağmen bu uygulamadaki başarıdan mıdır veyahut kolpa senaryosunun erkek milletine veryansın edişine meyilli genç nesilden midir bilinmez çok takdir görmüş bir filmdi. Hollywood modaya uyaraktan bol TV dizisi yıldızlı bir yeniden çevrime imza atmakta gecikmedi takdir edersiniz ki. (veyahut edersin ki…okur…)

Read More

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor (2008)

Aug 11

İlk Mumya filminin yarattığı tantanayı daha dün gibi hatırlayanlar mevcuttur elbet. Stephen Sommers’ın kendini çok ciddiye almayan B-filmi, benim gibi avare bir güruhu ihya etmişti (word isyan bayrağını çekti, bütün kelimelerin altı hep kırmızı kırmızı…). Indiana Jones’u fena halde andıran esas adamı Rick O’Connell (ki bu rolle ısındıydık Brendan Fraser’a… sonradan o kadar kötü iş yaptı yine de sevmeye devam ettik.) 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Mısır’da mumya kovalarkene kah güldük kah gerildik kah eğlendik, kudurduk yarabbi! Bir yeniden çevrim için (The Mummy (1932)) oldukça hoş bir risk alarak bir korku filminden eğlenceli ve hareketli bir gişe canavarı çıkartmıştı ve kısa sürede kült haline gelmişti Sommers’ın filmi. Kendisinden 5 sene sonraki Karayip Korsanları’na benzer bir akımla kemik bir hayran kitlesi oluşturmuştu bu yapım. Devam filmi ruhsuz olsa da kendi kendine yetebilen bir filmdi ve Akrep Kral gibi testesteron fışkırtan bir de yan karakter çıkartmıştı ortaya kendi filmine vakıf olabilen. En nihayetinde uzun zamandır beklenen 3. film, Indiana Jones’a gişede rakip olması açısından aynı yıl içerisinde vizyona girdi. Girmez olaydı….

Read More

The Dark Knight

Jul 27

Kara Şövalye

Bir senedir bekliyoruz. Geçen hafta Amerika’da gösterime girdi, 160 milyon dolar hasılatla rekor kırdı, Imdb’de tüm zamanların en iyi filmi seçilen Godfather’ı geride bırakarak 9,5 ratingle bir numaraya yerleşti. Az buz değil. Christopher Nolan, kasıntı Adonis Christian Bale’i ve emektar prestij insanı Michael Caine’i de yanına alaraktan ikinci kez çizgi roman uyarlamaya meyilli insanlara; “Bakın gülyüzlerim, uyarlama dediğiniz böyle yapılır.” kabilinden bir laf etti, “The Dark Knight”a can verdi. Peki iyi mi etti? Buyurunuz, züppe kutbundan yakınız.

Batman’in filmografisini deşmeye, geçmişten günümüze ne hale geldiğine bakmaya lüzum yok esasında çok fazla. Batman, yayım tarihi boyunca film-noirden, steampunka, gotikten, campa bir çok dala sıçradı. Sinemada ise bizim neslin ilk göz ağrısı 1989 tarihli “Batman” filmi kapkaranlık atmosferiyle, psikolojisi pek de dengeli olmayan karakterleri Bruce Wayne’le ve Joker’le aklımıza yerleşti daha çok. Bundandır ki Tim Burton’ın ilk iki filminden sonra dümeni eline alan Joel Schumacher’in farklı camp bir tarz yaratma çabası, ortaya çıkan materyale çok yabancılaşan önceki filmlerin fanatik kitlesi ve denemelerinde çok başarısız olan yönetmenin kendi beceriksizliği yüzünden çok büyük tepkiyle karşılandı. “Batman Forever” ve “Batman and Robin”le bu karakterin de sinema miladını doldurduğu düşünüldü. 2005 yılında stüdyolar yıllarca süren tartışmaların, Aronofsky’den Ridley Scott’a bir çok yönetmenin eline geçen devam filmi senaryolarının ve spekülasyonların ardından projeyi Christopher Nolan’a teslim ettiler ve o zamana kadar hiç bu kadar büyük bir projeye el atmamış yönetmenin ne yapacağı çok büyük merak konusu oldu. Memento, Following ve Insomnia gibi filmleriyle tarza çok yabancı gözüken ve nasıl bir yön benimseyeceğini öngöremediğimiz bir yönetmendi Christopher Nolan o aralar. Christian Bale, Tamer Karadağlı mimikleriyle filmi anlatırken “Bu şimdiye kadar yapılmış ilk Batman filmi. Önceki filmlerin hepsi düşmanlara endeksli filmlerdi. Batman’i mercek altına alan ilk film “Batman Begins”tir.” demekteydi. Michael Caine her dem ne kadar saygın bir işe imza attıklarını vurgularken, Christopher Nolan “Batman’i yeryüzüne geri getirdik.” diyordu. Gerçekten de Batman Begins tüm Batman serisinin, hatta biraz daha abartırsak son dönemin çizgi roman uyarlamalarının en prestijlisiydi. Film gerçekçiliği bir an bile elden bırakmadan, herkese Gotham City’nin Londra veya New York kadar gerçek bir şehir olduğunu vurgularken Batman’in köklerini, varoluş sebebini görkem ve şaşa içinde anlatıyordu. Ama beklendiği üzere hala Tim Burton’ın “Batman” filminin hasretinden muzdarip bir dinozor izleyici kesimi mevcuttu ve bu filmi bir Batman filmi olarak görmüyorlardı. Bendeniz de kendimi bu kitleye dahil etmekten zerre gocunmuyorum. Aşağıda sebeplerini bir bir sıralamak niyetindeyim.

Read More

Children of Men

Jul 25

Son Umut

Dürüstlük mevzu olsun, Alfonso Cuaron kimdir bilir miydik? Bazıları “Büyük Umutlar”ın hastasıydı bazıları; “harry potter’ın en güzel filmi azkaban tutsağı” derdi o kadar… Şahsım adına konuşayım, sadece bir iki yerde isminin zikredildiğini duymuştum, bir de yeni dönem cevher Meksikalı yönetmenler denilen (ki yetmişlerin coppola-scorcese-spielberg tayfası gibi bir üçleme oldular) Del Toro, Innaritu ve Cuaron diye bir tayfadan bahsedilirdi sağda solda…Akabinde Del Toro’yla Innaritu aldı yürüdü, Cuaron’un ise esamesi okunmamaya başladı.

2006 yılında (bu yıla Innaritu’nun şımardığı, Del Toro’nun arşa erdiği yıl deniyor) gişede olmasa da eleştirmenlerin ve sinefillerin gözünde Innaritu’yla Cuaron yer değiştirdiler… “Niçin ey bedbaht?” diye sorulursa; Innaritu hafiften garanti formülün güvencesi, hafiften de şımarıklıkla diyelim, bize önceden iki kere hem de çok daha kaliteli bir şekilde sunulan kurgusunu yine tekrarlayıp şaşırmamızı hayran olmamızı bekledi; lakin seyirci, daha ziyade aynı filme bir daha maruz kalmanın şaşkınlığındaydı….Babel’e haksızlık etmek istemez deli gönül, zira Babel kötü bir film deildi…Sadece Doğuş çay yerine Çaykur’la demlenmiş yemek sonrası çayı gibiydi…Hala zevk veriyordu ama Sex on the Beach tadında bir nektarla şok olmayı bekleyen biz gordo kalabalığı “e çay yapmışın gene” nidalarıyla cebelleşir halde bırakıyordu…

Read More

Silent Hill

Jul 23

Sessiz Tepe

Ya esasında cookers’ı yazacaktım ama bu gece niyeyse birr silent hill sevdası kapladı bünyemi, nette de bir iki tane videosunu izleyince yine gaza geldim yazayım dedim…

Bilen ve bekleyen için Silent Hill oyunlarının filmi nazlı gelin kıvamında bir proje olarak şekillenmişti.. İlk oyundan beri birileri bu serinin filmi yapılsa ne şahane olurdu diye bekliyedurulsun, bizim şahit olduğumuz tüm o rezillikler (house of the dead’i izlediniz mi?) “silent hill’i yapmasalar mı”ya kadar getirmişti durumu… Zira onca potansiyeline rağmen tüm oyun uyarlamaları yerlerde sürünen dandik ind-goth safsatalarına dönüşmeye başlamıştı…

Lakin Silent Hill serisinin oyuncu kitlesi öyle bilinen tayfaya pek benzemediğinden, bu entelektüel ağır başlı tayfa “beceremiyecekseniz bulaşmayın” tavrını takınmıştı ve oyunun yapımcı şirketi Konami de filmi yönetmeye meyleden tüm yönetmenleri tek tek geri çeviriyodu…

Read More

Twilight Zone: The Movie

Jul 23

Alacakaranlık Kuşağı

Nostalji damarım ve seksenler gargaram tuttu bu aralar o yüzden arka arkaya birkaç tane Vhs kökenli film yazasım var. Alacakaranlık kuşağı isimli şahane dizinin bitmesinden bir on onbeş yıl sonra iki fırıldak yönetmen John Landis(Blues Brothers, Thriller) ve Joe Dante’nin (Gremlins) gazıyla bir sinema uyarlaması yapılmış..Benim haberim niye yoktu demiştim ki filmi izlemeye başlayınca hatırladm ben bu filmi ilkokuldayken trt’de görmüşüm… Herneyse alacakaranlık kuşağının bizim denk gelmediğimiz 1950′lerdeki ilk nesline ithafen yapılmış bir film bu ve tam olarak da bir sinema filmi olarak adlandırılamaz…4 tane kısa fantastik hikayenin birleşiminden oluşan film Creepshow tadında bir esere dönüşürken metaforlarla ırkçılık, hayat felsefesi, insan korkuları üzerine demeçler veriyo gibi birşey… Ki materyalin kaynağı olan dizi de aynı yolu izlediği için özüne sadık bir sinema uyarlaması epey…

Oyunculardan tanıdık olarak niteliyebiliceğim bi tek Dan Aykrod var ki o da sadece prologue denen açılış bölümünde oynuyor.Açılış bölümünü ve ilk hikayeyi John Landis, kalanınıysa Joe Dante yönetmiş… Yönetmenlik namına pek birşey yok açıkçası televizyon filmi kıvamında çok fazla maliyeti olmayan ufak çaplı hikayeler üzerinden anlatılıyor tüm olaylar ki zaten konsepte yakışan da budur… Hikayeler az zamanda çok şey anlatmak istedikleri için çok da detaylı değiller o yüzden biraz fazla direk gelebiliyor her şey….vs.vs.

Read More

The Mist

Jul 23

Öldüren Sis

Bu film bir Frank Darabont filmi… Frank Darabont kimdir? Senelerce hepimize vakıf olmuş ve can-ı gönülden sevdiğimiz Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol filmlerinin yönetmeni. Uyarlamaların müsebbibi insan ise Stephen King.. Keza bu filmde de durum aynı. Yani elimizde statü açısından fukara bir film yok diye düşünülebilir zira isimler gözümüzde kredi sahibi…

Oyunculardan açıkçası Thomas Jane’i Deep Blue Sea ve Punisher dışında bir yerde izlemedim pek, onlarda da Christopher Lambert’a benzemesi dışında pek bir şey dikkatimi çekmemişti.. Diğer kayda değer oyuncular da William Sadler ve Marcia Gay-Haden…

Film Amerikanın bir sahil kasabasındaki insanların çok heybetli bir fırtınanın ardından yoğun sisle kaplanan şehir merkezinde bir süpermarkete sığınmalarıyla başlamakta. Yoğun sis tabakası caddeleri kaplamaya başlar başlamaz sislerin içinden bir kasaba sakini yüzü kan içinde koşarak markete giriyor ve sislerin içinde bir şey var diyor.  Akabinde uzun bir süre farklı insanların kriz durumundaki tavırlarına şahit olup genel bir toplum portresi gözler önüne seriliyor. Neler olduğuna inanmak istemeyenler, aşırı dindar kesim, faydacılar, fırsatçılar hepsi bir süpermarketin içinde, dışarıda ne olduğunu anlamaya çalışırken bizim hikayede odağa aldığımız kişi, oğluyla beraber içerde kısılı kalan ve karısını geride evde bırakmış olan afiş tasarımcısı (Türkçe meali; güzel sanatlar mezunu) David Drayton..

Read More

The Prophecy

Jul 22

Kehanet

1995 yılında kült bir film vardı iskoçyalı serisinin gotik yazarı Gregory Widen’ın elinden çıkma The Prophecy diye…

Aynı archangel muhabbeti burda da sözkonusu lakin burdakkonsept biraz daha farklı. Film meleklerden Simon’ın tiradıyla başlıyor, ilk savaşı gördüm, gökyüzünden kan yağdı diyen Simon’ın ardından yönetmen Gregory Widen bir rahibin kabul törenini gösteriyor ve bu tören sırasında rahip bey bir imgelem görüyor ve yere düşüp ağlamaya başlıyor…

Neyse efendim senaryoya göre Lucifer cennetten kovulmuş ama cehennemde kendi başına takılmakta, etliye sütlüye karışmamakta… Ta ki archangel Gabriel insanoğluna olan kıskançlığına yenik düşüp eski askerlerini toplayarak dünyayı ele geçirmeye karar verene kadar.

Read More