RoboCop

Jul 22

Robot Polis

Çok saçma değil mi? Değil!! Neden diye sorulacak olursa Robocop seksenlerin camp bilimkurgu fenomenini(ney züppe?) başlangıcı sayılabilecek bir filmdir…Nedir, Paul Verhoeven’ın Hollywood’a transferinden hemen sonra karısının tavsiyesi üzerine üstlendiği(kılıbık?) ve isminden dolayı birçok yönetmenden geri dönmüş bir projeydi Robocop… Senaryoyu herkes biliyor zati açıklama gereği duymuyorum.. Öldürülen bir polis memuru OCP isimli özel bir şirket tarafından yarı insan yarı robot bir prototip olarak hayata döndürülüyor ve memur Murphy’nin sentetik vücudunun içindeki organik noktalara ulaşma çabasını resmediyor bir yerde… Filmin ekseni de bu robot mu yoksa makina mı düsturundan hareket ediyor gibi gözüküyor…
Lakin o da deil…Robocop’un esas teması özel şirketlerin devletin hayati yaptırım organları üzerindeki etkisinden tutun, kamudaki işçi sınıflandırmasının eleştirisine kadar gidebiliyor..

Read More

The Weather Man

Jul 12

Fırtınalı Hayatlar

Tam bir gizli hazine. Yönetmen Gore Verbinski, Hollywood’un en oturaklı proje adamlarından biri ki bunun kanıtı olarak elimizde birden fazla film var. Ama esas üzücü olanı Gore Verbinski’nin gerek kadrosuyla, gerek müzikleriyle, gerek görüntü yönetimiyle tam bir şehir masalı olan bu güzel filminin diğer filmlerinin arasında gözden kaçmış olması ve hak ettiği ilgiyi görmemesi.

Bu filme dair hayranlığımın kaynağı muhtemelen izlerken ne Gore Verbinski’nin filmin yönetmeni olduğunu bilmem ne de Nicholas Cage’e sempati duymamdan kaynaklı. Nicholas Cage’le ilgili şahsi fikrim, Raising Arizona ve Leaving Las Vegas’taki performansları gibi birkaç istisna dışında şişirilmiş sinir bozucu garip bi herif olduğu. Ama bu filmde bu meşe kökenli önyargımı bile kıracak bi performans sergilemiş. Michael Caine, oğluyla iletişim sorunu yaşayan ama oğlunu sevdiği her halinden belli olan başarılı baba rolünde o kadar ağırbaşlı ki bu cümleyi devam ettirecek bi tasvir bulamıyorum..o derece yani…Robert Spritzel isimli karakter Hollywood’da hayat bulmuş en dokunaklı karakterlerden biri gerçek anlamda zira tüm o ağırbaşlılığın görmüş geçirmişliğin ardında çok sevdiği oğluna hiç bi zaman yeterince sevgi gösterememiş, onunla ne kadar gurur duyduğunu söyleyememiş olmanın pişmanlığını her saniyede hissediyorsunuz.

Read More

Interview

Jul 12

Görüşme

Steve Buscemi’nin yönetip Sienna Miller’la başrollerini paylaştığı, eski günlerini aratan bir gazeteciyle bir yeniyetme yıldızın görüşmesini konu alan Theo Van Gogh’un yeniden çevrim serisinden bir film… Denilene göre Stanley Tucci ve Bob Balaban’da bu seriye katkıda bulunacaklarmış, Stanley Tucci’nin Blind Date filmi için yapım aşamasında deniliyor…

Steve buscemi’yi her daim çok sevdim, hiç bir zaman da tarafsız olamam bunu belirteyim… Lakin filmin başlangıç sekansı ve karakterlerin tanıtımı ilk anda öyle klişe ve tekdüze geliyor ki “noolucağı başından belli işte” diyen ukela kitlenin (ki bu kitleye ben de dahilim) yüzüne bir şamar gibi iniyor adeta filmin gelişme kısmı… Önceki filmi izleyenlerden olmadığım için eski filmle yeni filmi kıyaslama durumunda değilim ama filmi tek başına ele almak cüretini gösterirsem ilk bir saatiyle “i’m very tired” repliğinin mükerrer defalar kullanılması dışında büyüleyici devam ettiğini söylerim… Katya’yla Pierre arasındaki zıtlık, zamanla bir yandaşa gereksinim duyuyorum gibisinden yön değiştirip, romantizme teğet geçiyor en sonunda da bir baba-kız ilişkisine denk geliyor… Film tam bu noktada bir nebze saçmalamaya başlıyor..

Karakterler tüm o bıdır bıdırları geride bırakıp doğru düzgün konuşmaya başlıyorlar derken bir anda birbirlerinin arkasından saçma sapan oyunlar çevirip filmin “tagline”ındaki gibi her ilişkide bir galip bir mağlup vardır sözünü destekliyorlar… Film de tüm o samimiyetini bilerek ve hınzırca parçalıyor finalinde…

Her şey iyi hoş, film ciddi anlamda çok keyifli hafif hüzünlü, hafif tatlı ama dediğim gibi insan bir nebze sinirli, kandırılmış ayrılıyor… Asabı bozuluyor… Sienna Miller’a gelince ki gelmezsen olmaz, bu kızcağız kendiyle veyahut başlangıç evresiyle makara yapıyor sanki bu filmde ve doğru yolda gibi sanki ne biliim… İyi yani, sevdim ben… Uyuz olurdum eskiden ben buna…

Read More

Planet Terror

Jul 12

Dehşet Gezegeni

Grind House projesinin Robert Rodriguez ayağı öyle vıcık vıcık, öyle düstursuz ki izlerken artık boynuz kulağı geçmiş deme ihtimaliniz neredeyse yüzde yüz… Tarantino’nun ayak fetişinden artık kusası gelen biz mağdur ayak tiksinicilerine ilaç gibi film…Tiksinecek başka o kadar çok şey var ki filmde… Zombi temasını biraz da zorlayarak, aldırış etmeyerek sağa sola irin sıçrata sıçrata izlenen, filmin sonunda bu kadar eğlendiğiniz için kendinizi suçlu hissetmenize sebep olabilecek kadar kötü ama az evvel de bahsedildiği gibi bir o kadar da eğlenceli bir film…

Son zamanlardaki ciddi temalı alt metinli, “11 eylül sonrası Amerikasına mecazi bir bakış” gibisinden beylik laflar edip iki lafı bir araya getiremeyen zombi filmlerinden sıkılıp doğru düzgün eğlencelik bir film istiyen ve de yemeğini yeni yememiş olan insanlar için şahane bir kült olacak bana sorarsanız senelerce…Senaryoya göre bir gaz salınıyor, herkes zombi oluyor… Rahat rahat, fazla kafa yormadan…Başka dert edecek hiçbir şey yok…Filmin sonunda 11 eylüle bağladık bak gibi bir geyik var ki bunu ciddi ciddi yapmaya çalışan nerdeyse her filmi madara ediyor…


Çok fazla eğlencelik ve kült olacak sahne var ama bunların dışında Tarantino’nun “Ölüm Geçirmez”inde karşılaşılan saçma numaralardan daha çok oturan mekanik aksaklıklar (yalandan mekanik aksaklıklar diyelim) var ki son teknoloji ürünü olduğunu iddia eden sinema salonlarda vuku bulunca fazla ironik oluyor..hele ki bir iki hafta önce Transformers’la Die hard’ı izlemişseniz… El Wray’in hastaneyi bastığı herkesi bıçaklarla kesip biçtiği sahne, Cherry’nin filmin tema müziği eşliğinde dans ettiği giriş sekansı, Kill Bill ve Ölüm Geçirmez’in meşhur şerifinin ilk kez aksiyona dahil olması, too drunk to fuck eşliğinde Tarantino ve yandaşlarının Cherry’nin bacağındaki taramalı tüfekle hakkın rahmetine kavuşmaları, ama tekrar söylemeli özellikle filmin tema müziği….Hepsi çok havalı ve eğlenceli…

Böyle bir filmi ciddi bir beklentiyle izlemeyin…Herhangi bir dişi insanın da (midesi sağlam olmadıkça) bu filmi seveceğini sanmıyorm, haberiniz ola…
Haydn Rodriguez…


Read More

Blade Runner

Jul 10

Bıçak Sırtı

Tüm normları bir araya getirince, herhangi bir Orta Amerika high schoolda(orta Amerika ortaokulu tamlamasını beğenmedim, ondan böyle yazdım) sille tokat dayak yiyip, dalga geçilen genç formatına uyuyorum ister istemez. Yok büyüdüm yok adam oldum, gelemem böyle şeylere desem de, üniversite bitti meslek sahibi olmak gerek, askerlik neyim diye düşünsem de hala bilgisayar başına öğlen 2’de oturup, Baldur’s Gate’i açıp, gece 4’te kalkabiliyorum. Böyle bir yapı sahibi olan herhangi bir insan evladının Blade Runner filmini izlememiş olması ve ivedilikle bünyesinde bu film için büyük bir nefret veyahut büyük bir hayranlık haznesi ayırmaması imkansız. 1982 yapımı Blade Runner, 75-85 yılları arasında doğmuş kitle için hayatın yönünü belirleyici filmlerden biri olabilir rahatça. İçerdiği konu ve işleyiş biçimi bakımından genç neslin irdelemesi ve derinliğinden feyz alması için yeterince sofistike, aynı zamanda da Ridley Scott’ın Philip K. Dick’ten ödünç alıp tersyüz ettiği atmosferin yansıtılışıyla da tam bir görsel ziyafet en nihayetinde. Geçen sene Sinema dergisinin yazarları arasında yaptığı bir ankette tüm zamanların en güzel (ne demekse… Böyle bir tabirin mümkün olduğunu bile bilmiyordum.) filmi seçilen Blade Runner, bir kesimin baş dönmeleri içinde huşuyla defalarca izlediği bir filmken, başka bir kesimin de şaşkınlıkla “nesi var bu filmin, niye bu kadar övülmekte?” diye üzerinde kendi kendine sayıklayıp durduğu bir yapım. İlk kesimden olduğumu itiraf ederek aradan çıkartıp, nedir bu filmin sihri, onu anlatmaya çabalamayı kendime görev edindim.

Blade Runner, 2019 yılında, insanlığın kendilerine dünya dışı kaynakların çıkartılmasında ve zor atmosfer koşullarında çalışılmasında yardımcı olması için, insanlarla birebir özellikler taşıyan insan kopyaları yarattıkları siberpunk bir atmosferde geçiyor. Bu kopyalar, insanlara o kadar benziyorlar ki ayırt edilebilmeleri için blade runner denilen, sadece bu konuda uzmanlaşmış bir polis ekibi tarafından tanımlanmaları gerekiyor. Kopyaların (bundan sonra “replikalar” diye tanımlamak daha akılcı olur) yapıları gereği ara sıra çıkan sorunlarla görevlerini bıraktıkları ve kaçak durumuna geçtikleri biliniyor. Blade Runner denilen polis ekibi, böyle vakaları çözmek ve replikaları “görevinden almak” mottosuyla hareket ediyor. Baş karakterimiz John Deckard (Harrison Ford), bu mevzu bahis Blade Runner ekibinin eski üyelerinden biri. Parçalanmış hayatı ve içki problemi yüzünden giderek hayattan kopan bu adama eski şefi, ortadan kaybolan 4 replikayı bulması için bir görev veriyor. Ama bu görev hem Deckard’ın bu replikaların var oluşları ardındaki gizemi sorgulamasına hem de kendi yaşamını mercek altına almasına sebep oluyor.

Senaryo, Deckard’ın bu replikaları bir bir avlamaya çalışırken, yine bu replikaları yaratan Tyrell Corp.’un üretimlerinden biri olan bir replikaya aşık olmasıyla normal bir takip filminden öteye geçiyor. Zaten filmin ağır temposu ve uzun sekansları yüzünden bir takip filmi olarak adlandırılması bile zor. Bu ağır tempo bile olabilir yukarıda bahsettiğim filme nefret duyan kesimin ortaya çıkmasına yol açan. Tyrell’ın Deckard’a söylediği “Bazıları, bir replika olduğunun bile bilincinde değil” cümlesi ve Rachael’in (Sean Young) bir replika olduğunu bilmemesi, Deckard’ın düşmanlarına karşı tasvir edilemeyen bir yakınlık duymasına ve görevinin etik yanını sorgulamasına sebep oluyor. Peşinde olduğu bu kaçak 4 replikanın izini sürerken, replikaların lideri konumundaki Roy Batty (Rutger Hauer) ise Tyrell Corp.’a ulaşıp babasına veya yaratıcısına her şeyin sebebini sormak istiyor. Filmin bu kanadı, tanrı-insanoğlu arasındaki ilişkiyi kaba bir biçimde ele alırken, kontrolden çıkan gücün tehlikesinden ziyade bu sahipsiz çocukların hayatlarının sona ereceğini bildikleri için bir cevaba ihtiyaç duyduğuna işaret ediyor. Tyrell’ın Batty’ye “İki katı parlak yanan bir ışık iki katı kısa sürede söner. Sen busun, mükemmel evlatsın, seni yapabileceğim kadar mükemmel yaptım, ama aynı sebepten ömrün de ters orantıda kısaydı” diyerek varoluşunun bitmesini kaçınılmaz olarak niteleyen Tyrell’ın, Batty’ye kendi tanrısının bile, onun hayatına devam etmesine yardım edemeyeceğini belirttiği, Batty’nin kendi tanrısı ya da babası tarafından yalnız bırakıldığı an olarak şekilleniyor. Roy Batty’nin Tyrell’la karşı karşıya gelip konuştuğu sahne, tüm sinema tarihinin en önemli sahnelerinden biridir şu kıt film repertuarımda ki buna muadil bir sahne daha var bu film dahilinde, birazdan anlatmak niyetinde olduğum.

Filmin tanrı-insanoğlu ilişkisinden başka bir de Roy Batty’yle Deckard arasında oluşan rekabete odaklandığı kanadı var. Bu noktada ise kafa yorduğu konu, insanlığının değerinin farkında olmayan Deckard ile ona sahip olduğu şeylerin değerini fark ettirmeye çabalayan Roy Batty arasındaki cebelleşme. Doğal olarak bir kötü adam, bir anti kahraman olarak baktığın Roy Batty’nin o replika zihninden geçenler, tüm bu yaşamın getirdikleri ve götürdükleri üzerine kafa yorup, insanoğlunun her şeyi mantık kisvesi altında yoğurup varması gereken nokta esasında. Deckard’a filmin finalinde sarfettiği o meşhur tiradın, en unutulmaz replikler arasına girmesine şaşmamalı; “Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm, tüm bu anlar zamanın içinde yok olacak. Tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi…Ölme zamanı geldi.”

Blade Runner evrensel bir hikayeyi, bilim-kurgu ve film-noir atmosferini harmanlayarak anlatan, görselliğinin ve müziklerinin tartışmasız başarısıyla mükemmele yakın bir sinema şaheseri. Ama birinin gözünde sevilmediği zaman da anlamayacak kadar odun değilim. Filmin temposu o kadar yavaş ki o atmosferin içine giremeyen izleyici için bir elem olma ihtimali var. Böyle bir filmin de takdir edilir ki etkileyici olabilmesi için seyirciden bir nebze çaba talep etmesi normaldir. Mevzu bahis çaba ise bir entelektüel birikim değil, o sebeple bir insan evladı sana gelip; “Abi ben blade runnera hastayım çünkü şahane bir kültürel birikimim var” derse ensesine bir şamar oturtmak en doğal hakkın. Aha şimdi iddialı bir laf ediyorum, eğer okuyan varsa karşı çıkar elbet…Esas mesele daha ziyade o bunaltıcı yaşamda kendine bir yer bulup Deckard’ın düşündüklerini veya Roy Batty’nin yaşamış olabileceklerini hayal edip empati kurabilmen. Din ve yaşam üzerine yaptığın tartışmaların hepsi, süssüz ve (aydın kesimden bir alıntı yapayım) fundemental olmalı mevzu bahis argümana katılabilmek için. Varlığını sorguladığın kısım ise daha direk ve daha acımasız ama en nihayetinde kabul edilebilir bir iddia. Daha önceden yapılmamış bir iddia değil lakin şimdiye kadar bundan zarif bir şekilde de yapılmadı. Belki bir kesim insan Dark City veya Metropolis diyebilir lakin bu filmlerin en büyük eksisi tüm gücünü son dakikada insan ruhuna teslim ederek ekran karşısında beni dumurlara sürüklediği andır. Dark City hala bir modern klasiktir ama çok büyük bir şaheser olma şansını tepmiştir gözümde.

Yeniden izleme fırsatı geçerse elinize daha bir ihtimam göstermenizi tavsiye etmekteyim. Değeri kademe kademe anlaşılan bir film en nihayetinde ama Nuri Bilge Ceylan kadar çaba da talep etmiyor. Buyur burdan yak, yine polemik peşindeyim…

Read More

Knocked Up

Jul 07

Kaza Kurşunu

Judd Apatow’u bilir misiniz emin değilim… Vakti zamanında Freaks and Geeks diye bir dizi vardı örümcek adamın harry’si james franco, how I met your mother’ın marshall’ı jason segel, seth rogen, busy phillips falan oynardı… Dikkatsiz gözlere sıradan bi gençlik dizisi gibi gelmiştir muhtemelen ama dizi 80′lerin başında Reagan’ın başa geçtiği dönemde, Vietnam’dan hemen sonra demokratlarla cumhuriyetçilerin kesiştiği, John Bonham’ın ölüp Led Zeppelin’in dağıldığı zaman diliminde geçiyordu. Bunun manası nedir? Bizim bildiğimiz anlamıyla mtv gençliğinin, x jenerasyonunun yani kayıp gençliğin doğduğu yıllar tam anlamıyla. Politik kimliklerini kaybedip, idealsiz olarak yetişen, bunun yarattığı kafa karışıklığıyla gözüne kestirdiği herşeye saran gençleri anlatan şahane bir diziydi. Bir sezon sürdü ama aradan on sene geçti hala şahane bi hayran kitlesi vardır.

Judd Apatow işte bu dizinin Seth Rogen’le beraber yaratıcısı ve birkaç bölümün de yönetmeniydi… Bu ikili şükür ki dağılmadılar diziden sonra kendilerine belli bir kredi sağlayıp projelerini hayata geçirmeye başladılar. Ekibi meşhur eden diyebiliceğimiz ilk film de Kaza Kurşunu oldu. Başrollerinde Seth Rogen’in ve Roswell’deki uzaylı abla olarak hatırlanabilicek (başka birsürü yerde de vardı gerçi ama) Katherine Heigl’in oynadığı Kaza Kurşunu, kızlarla konuşmayı bilmeyen ama bunu basmakalıp “loser” tavırları yüzünden değil de gerçekten hamurunda böyle bi yapı olmadığı için yapamayan, arkadaşlarıyla sürekli erkek muhabbeti yapıp, çok seviyesiz küfürlü konuşan ve ilk görüşte herkesin sevimsiz olarak nitelendireceği Ben’in Alison’la tanıştığı geceyi takiben olan olayları anlatıyor. Alison bir haber kanalında çalışan başarılı güzel örnek bir kızken bir gün ekran karşısında sunuculuk teklifi alıyor ve ablasıyla beraber bunu kutlamaya gittikleri gece Ben’le tanışıp şarhoşluğun da etkisiyle beraber oluyorlar. Akabinde Alison büyük bir hata yaptığını düşünüp Ben’i bir daha aramıyor ta ki hamile olduğunu öğrenene kadar.

Film bildiğimiz romantik komedilerden değil kesinlikle. Bunun en büyük kanıtı çiftimizin, özellikle de Ben’in, alıştığımız başrol erkek imajına zerre uymaması. İşe yaramaz, kızlarla ilişkilerde sığ ve her zaman seksi düşünen, sorumsuz, küfürlü konuşan, nerde ne söyleyeceğini bilmeyen bir karakter ama en nihayetinde de çok gerçek bir karakter ki seth rogen şahane bir adam kanımca, zira Freaks and Geeks’te de daha farklı ama yine çok gerçek bir karakter olan Kenneth’i canlandırırdı. Alison’sa örnek güzel ve başarılı kız profili çizmesine rağmen Katherine Heigl sayesinde çok sevilesi bi karakter haline bürünmüş.

Dediğim gibi filmde bi romantik komediden bekleyemeyeceğiniz kadar çok küfür var, çok fazla “maganda” muhabbeti var, yan karakterlerin hayatlarından sinir bozucu bile sayılabilicek anekdotlar (anektodlar?) var ama bu filmin en güzel tarafı hem herşeyiyle gerçeğe çok yakın olması hem de iyimser bi film olması. İzledikten sonra “oyh anam” diye hoş bi tebessüm oluşacaktır ehemmiyetle belirtiyorum…

Ben’in konuştuğu her sahnede ve kendisinden hiç bir zaman doğru düzgün konuşmasının beklenmediği bi çevreden gerçek ve sorumlu gözükmek zorunda kaldığı başka bi hayata adım atarken yaşadığı zorluklar çelişkiler çok şahane…

Alison’ın 4 yaşındaki yeğeninin bebeklerin nerden geldiğine dair teorisini buraya yazmadan da edemiyorum:
“bildiğim kadarıyla leylekler onları gökyüzünden düşürünce aşağıda duran kadının kafasından içeri giriyo, o sırada her taraf kan oluyo, sonra popon düşüyo toprağa saplanıyo, sonra sen toprağı kazmak zorunda kalıyosun, toprağı kazıp poponu bulunca popona sarılmış bi halde de bebek çıkıyo ortaya”.

Kaza Kurşununu yeterince övememiş gibi hissettim kendimi zira bu film cidden çok keyifli ve güzel bi film ki romantik komedilerden artık tiksinmiş bi nesli biraz daha rahata erdirebilicek bi potansiyele sahip… Ki yine bu tayfanın elinin değdiği Superbad(çok fena) da çok çok çok küfürlü ve terbiyesiz ama aynı zamanda çok eğlenceli ve hafiften de hüzünlü bi kanka filmi. Lise yıllarına geri döndürüyor insanı, bi garip oluyor..Yine bu tayfanın elinden çıkma, kaza kurşununa benziyen senaryosuyla hafiften kıllandıran ama çok farklı ve güzel bi film olan(ki imdb puani 8.1 fln) Juno isimli filmi de tavsiye ederim ki bu bahsettiğim iki filmde de başrollerden birini Arrested Development’ta da oynamış olan Michael Cera canlandırıyor…Bu eleman da ilerde şahane bi oyuncu olucak kanaatindeyim…
En nihayetinde Tom Shadyac tayfasının banalliğinden sıkılanları(aman tanrım 2 hayatım boyunca izlediğim en kötü film olabilir) tazeliycek, Amerikan sinemasının hala güzel komedi filmleri ortaya çıkarabiliceği inancına tekrar kavuşturabilicek bu tayfayı gözden kaçırmamalı derim ben…

Read More

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street

Jul 07

Sweeney Todd: Fleet Sokağı’nın Şeytan Berberi

Sweeney Todd artık cümle alemin bildiği üzere intikam için yemin eden eski bir berberin, sürgüne gönderildikten uzun bir süre sonra Londraya dönüp ailesini parçalayan yargıcı aramasının öyküsünü anlatıyor. Tim Burton, bazılarına artık rahatsız edici gelmeye başlayan buhran dönemi Londrasını arka plana almış, Johhny Depp ve Helena Bonham Carter’ı başrollerine yerleştirmiş bir filmi daha işte eldeki.

Filmi izlemeden bir iki hafta önce Broadway müzikalinin birkaç bölümünü internetten izledim, fena da bi fikir değilmiş gibi gelmişti. Lakin filmi bitirdikten sonra Sweeney Todd’a dair şahane mantıklı bi ikilem oluştu kafamda…
İlk cephe: Şu vakitlerde Tim Burton’la ilgili şöyle bi mevzu var. Beyefendinin hem eleştirmenler hem de fanatikler safında öyle kemik bi kitlesi var ki yaptığı tüm işleri aynı hamurdan kotarıyor ve yaklaşık 20 senedir (bi iki örnek hariç) buna kimse karşı çıkmıyor. E tamam “Bozuk değilse onarma” diye bir gavur deyimi var ama böyle olunca da bir tv dizisinin birer ikişer yıl arayla devam bölümlerini izliyor gibi hissediyorum.. Rahatsız ediyor istemeden.
İkinci cephe: Tim Burton’ın sekiz yıldan beri (ki bu tarih Sleepy Hollow’a tekabül etmekte) ürettiği en Burtonesk film aha bu elimizdeki. Oyunculuklar inanılmaz, besteler güzel, atmosfer şahane, adaptasyon yerinde… Tüm seçimler doğru ve güzel, tam olması gerektiği gibi.

Böyle bakınca filme dair kafa karışıklığım daha da artıyor, zira bu film bi onbeş sene önce çekilseydi Tim Burton’ın makaseller, beterböcek, nightmare klasiklerinin yanında yerini rahatça alabilirdi. Ama şu anda o seviyenin yanına bile yaklaşamıyor gözümde… Ha niye diye sorulursa, bu filmde yeni hiçbirşey yok. Tim Burton yine bildiğin Tim Burton, aynı tas aynı hamam… Tamam belki çok kaliteli bi tas ama bazı yönetmenler 3-4 senede duşakabin inşa ederken bu beyefendinin hala hamamda takılması, kendini değiştirip geliştirmemesi (ne yönde diye sormayın adam 90′lar boyunca her filmiyle dumur etmiş, yapsın yeni bişiler) elimde olmadan kıllandırıyor beni. Tim Burton’a dair sinirimi de buradan çıkartıp Ahmet Çakar usulü “Burda hepinizin önünde Tim’den özür diliyorum” diyerekten filme geçiyorum..

Film bi antikahramanın hikayesi… Sweeney Todd’un karakter olarak sevilicek hiç bir tarafı yok. Karısına olan bitmez tükenmez aşkı demeyin zira çok pis göt olursunuz. Johnny Depp garanti oyuncu listesinde olduğundan öyle çok eleştirilicek bi tarafı yok. Aynı Burton gibi o da aynı. Ichabod Crane’le Jack Sparrow’u harmanlamış, ortaya post-viktoryen bi rock-star çıkmış. Helena Bonham Carter, Fight Club’tan beri en güzel performanslarından birini çıkarmış, Sacha Baron Cohen karşısında şaşırdım zira beklenilenin çok üzerinde çıktı. Ama bu filmin zirvesi her ne kadar ekran süresi çok fazla olmasa da Alan Rickman. Yaşlı diye demiyorum lan hakkaten şahane. Sweeney Todd’un berber koltuğuna oturduğu iki sahne de filmin zirve noktalarından.

Bi başka şahane sahneyse Sinyor Pirelli’yle (kontrolsüz şey şey diildir) Sweeney Todd’un berber müsabakası. Film yeri geldi mi oldukça ilginç ve eğlenceli bi hal alabiliyor böyle anlarda. Zanaatle sanatın çakışması ve berber koltuğundaki erkeğin çaresizliği, hadi onu da bıraktım bir haftalık bir sakalın kesilirken çıkardığı hışırtının bile garip bi hazzı var bu filmde. Duyular dedin mi garip yani, bi ilginç…

Ayriyetten bu film katiyetle bi klasik müzikal değil, tam bi rock müzikali. Esas karakteri, öyküsü, atmosferi, parçaları. Herşeyiyle bir rock müzikali. Arasıra gotikleşen ama tüm potansiyeline rağmen hiç bir zaman rahatsız edici olmayan, unutulmaz bi şaheser olmaya soyunan lakin yeni hiç bişe yapmadığı için bu konuda çuvallayan bir film kendisi…

Şimdi bu yorumlardan yola çıkaraktan hala filmi beğenmediğimi iddia edemem zira film cidden güzel. Lakin şunu derim ki, “Ah be sıviniğğ, nerdeyse şaheser olucaktın be olum, geç kalmışın”
Tim Burton’da Tim Burton diyen izlesin, ama hafiften kıllanmaya başlayıp Tim Burton’ın auteurlüğüne bok sürmek isteyenler voltasını alsın derim ben…

Read More

Planet of the Apes

Jul 07

Maymunlar Cehennemi

Çok vakit geçmiş üzerinden, Tim Burton versiyonundan deil Charlton Heston’lı eski klasikten bahsediyorum. Şov tv’de izlemiştim yanlış hatırlamıyorsam, ilk okula yeni başladığımda, benim için star wars kadar yüce bi mecraydı maymunlar cehennemi serisi… Sonradan keşfettim ki birinciden sonrası kebap olmazmış ama olsun..

Film bi keşif gemisiyle uzayda dolanan 4 kişilik bi ekibin kaptanının seyir defterine yaptığı son kaydı ve purosunu derin derin içine çekişini geniş mercekte göstererekten Charlton Heston’un ne kadar madafaka bi insan olduğunu bi kez daha gözümüze sokuyor.
Dünyadan ayrılalı kendi zamanlarına göre 6 ay olmasına karşın dünyadaki zaman ilk çıktıkları tarihten ortalama 600 yıl sonra olucak kaba bi tahminle… Tanıdıkları, sevdikleri herkes ölmüş nesiller geçmiş, teknoloji ilerlemiş, belki projeleri unutulmuş, belki de uygarlıkları çökmüş olabilir… Bu düşüncelerle uykuya dalan kaptan, uyandığında geminin bilinmeyen bi gezegene düştüğünü ve ekipteki tek dişinin (ki kaptanın bu hatuna abayı yaktığı ilk plandan belli) nalları diktiği, uzayda geçen zaman yüzünden büzüştüğü görülüyor… Her neyse, gemiden kaçarken kaptanın ana paneldeki dünya zamanı ibaresine bakma imkanı oluyor. 3978 yazıyor… Dünyaya varmayı planladıkları tarihten yaklaşık 1300 yıl sonrası…
Bu terkedilmiş gezegende ilkel insan kabilelerine rastlıyorlar ve tam gezegendeki en üstün ırk olduklarını düşünmeye başladıkları sırada insan boyutunda, konuşabilen, silah kullanan, organize yaşayan maymunların insanları avlamaya başlamasına şahit oluyorlar. O keşmekeş esnasında bizimkiler de yakalanıyor ve kaptan boynundan vuruluyor, konuşma yetisini geçici olarak kaybediyor…

İşte film burdan itibaren metaforları resmen gözünüzün içine sokaraktan, ırkçılıktan giriyor, faşizme lanetler yağdırıp akabinde dini kabaca eleştiriyor… Öyle ki bu eleştiriyi oldukça oturaklı ve mantıklı yapabilecek bir ateisti baya baya kızdırabilicek kadar bayağı (baya-bayağı??) yapıyor bunu… Dini göndermeler çok basit, ona karşı sunulan tezler daha da kaba… Filmin bu noktada yoldan sapmaya başladığını düşünüyor insan… Maymunların kendi hiyerarşisi içinde yeniliğe kapalı olmaları, insanlara kendilerini kanıtlamaları için fırsat vermemeleri ve çekimser hatta bazen vahşi davranmaları, maymunların hiyerarşisinde tek bir maymunun hem bilim ve hem de inanç bakanı olarak çalışması, maymunların alt tabakasının insanlara hayvan olarak bakması… Daha çok çeşitlendirilir… Karşılarında en az kendileri kadar zeki ve mantıklı bi insan görmelerine rağmen hala insanların evcilleştirilemeyeceğine inanmalarının ve kaptan taylor’a bu kadar kötü davranmalarının sebebini anlayamıyor insan bi süre… Ama dediğim gibi aslında film herşeyin bir zemine oturup planlandığı belli olan bir senaryoyu takip ediyor. Maymunların sürekli başvurdukları kutsal yazıtların yazım tarihinin çok da tesadüfi bi şekilde başka bi tarihle de çakışması (kendiniz çıkartın ben söylemem) yavaş yavaş olayı kavramanıza ve taşların yerine oturmasına yardım ediyor…
Taylor’un hapisten kaçması ve yasak bölgedeki kazılarda bulunan kalıntılarla sırlar açığa çıkıyor, bakanların bildikleri gerçekler yavaş yavaş bizim yüzümüze vurmaya başlıyor ama öküz Taylor (ya da öküz Charlton Heston diyelim) herşeyi son sahnede anlayabiliyor ancak… Bu bilgiyle filmi baştan izlerseniz eminim benim farkettiğimden çok daha fazla göndermeyle karşılaşılır…

Maymunlar Cehennemi bizden bi nesil öncesinin şaheserlerinden biri belki ama yaşlanmamış çok güzel bir film hala… Tim Burton’ın re-make’inin bu fikri ne kadar sulandırdığını görmek için de iyi bir fırsat olur bu filmi bir daha izlemek..

Read More

Cloverfield

Jul 04

Canavar

Az evvel sonuna erişebildiğim bir şey kendisi…Film deil…Başka bir şey…Ama yine de o şey olarak değil film olarak yorumumu beyan edesim var;
Cloverfield bir şaheser…öyle böyle deil…dağlara taşlara…aman yarabbi…

Artık yeni bir şeyler görmek istiyor bünye…şöyle diyebilirim…misal vakti zamanında blair witch’i sevmeyenlerin yegane sebebi, bir buçuk saat boyunca hiçbir şey olmamasıydı…Bana sorarsanız blair witch de başlıbaşına şahane bi tecrübeydi…Ama cloverfield’in yaptığı, blair witch’in fikrini alıp taşınabilecek şu andaki en üst noktaya taşımak ve kitlesel isteriden beslenerek çok afedersiniz ağzınıza yüzünüze etmek…

Film, ordunun arşivinden bi dosya olduğu belli olan bir video başlığıyla açılıyor… Sonra bir nevi hatıra görüntülerinin üzerine çekilmeye başlanan, üst tabaka nivyorklu tayfanın bir elveda partisine bağlanıyor..credits mredits yok, müzik yok…direk home video formatı, ki gerçekliğin en üst noktaya çıkmasına etken görüntülerin hırpani hali…cilalanmamış kaba saba bir şey izleyeceksiniz, hazır olun der gibi…başkarakterimiz, esas oğlanımız olan rob için bir parti…Herneyse gak guklarla geyiklerle kamerayı yöneten eleman Hud’la çok da baymadan ufaktan karakterler tanıtılıyor.. Rob’un japonya’ya (tayin mi diyim ne diyim) transfer edilmesinin şerefine konuşmalar yapılıyor…. Bunların akabinde bir anda bir gürültüyle tüm herkes telaş içinde ne olduğunu görmek için binanın çatısına çıkıyor… Bu dakikadan sonrasını kelimelerle anlatmak yetersiz kanımca… Kalabalıkta çığlık atanlar, koşturanlar, çatışmanın arasında kalan insanlar, kimsenin ne olduğuna dair hiç bir fikri olmadığı şehre saldıran bişey…

Hud inatla film boyunca kamerayı elinden bırakmıyor ve sürekli bunlar tarihe geçecek, birileri bunları izleyecek diyor… Koşarlarken bir anda yakınlarından gelen bir sesle etraflarına bakıp ne olduğunu görmeye çalışırlarken siz de aynı şekilde olanları görmeye çalışıyorsunuz… Kargaşa anında yağmalanan bir dükkandaki televizyondan şehirdeki karmaşanın sebebiyle ilgili haberler gösterilirken herkes deliler gibi birbirlerine bağırıyor… Sanki ordaymış gibi susun lan deyü bağırasınız geliyor…

İlerleyişte inanılmaz mantık hataları, abartılı durumlar, e yuh artık dediğiniz yerler var elbet… Ama bunların hiçbiri filmin(ya da şeyin) akıcılığını sekteye uğratmaya yetmiyor… O kadar yoğun öyle fena bi tecrübe ki.. oy oy oy…. Herşeyi karakterlerle beraber öğreniyorsunuz… Başlangıçta ne olduğuna dair hiç bir fikriniz yok, filmin ilerleyişiyle de gördüklerinizden birşeyler algılayabiliyorsunuz ama hiç bir zaman tüm resmi göremiyorsunuz çünkü en nihayetinde her şey birinci şahıs görüşüyle… Orduyla karşılaşma esnasında onlardan doğru düzgün bilgi alamayınca çıldırıp bir anda patlak veren bir sürü şeyden başınız dönmeye başlıyor…

Birkaç şey tavsiye edeyim, burda vuku bulan şeyle ilgili fazla bilgi vermemeye çalıştım, zaten filmde de size yetecek kadar şey öğrenemeyebilirsiniz, ama ne olursa olsun filmle ilgili çok az şey öğrenmeye çalışın…Yanınızda birileri konuşursa kulağınızı tıkayın ne bileyim içinizden şarkı falan söyleyin…. Gidebilirseniz mutlaka sinemada gidin.. ha yok olmadı, o zaman tek başınıza izleyin… Arkadaşlarla popcorn eşliğinde izlenince eziyete dönüşebilir haberiniz olsun…Sürekli dönüp duran, zoom yapan kamera hareketleri midenizi bulandırmasın, çok şey kaçırırsınız…

Yine Blair Witch’te olduğu gibi ya hastası olacak ya da nefret edecek bir kitle var ama diyorum ki sırf blair witch’ten nefret ettiniz diye bundan da nefret etmeniz lazım kaidesi yok… Çünkü sallanan bir kameradan çok daha fazlası var bu filmde(şeyde)…nefes alacak zamanınız olmuyor nerdeyse…

son olarak da mutlaka ama mutlaka izleyin….

Read More