A Lot Like Love

Jul 09

Aşk Gibi Herşey

Önce bir uyarıda bulunmak istiyorum filmle ilgili. Bu filmi şu durumlarda izlemeyeniz lütfen;
sevgilinizden yeni ayrıldıysanız,yalnızsanız ve şehirler arası imkansız bir aşk yaşadıysanız .Filmin etkisini daha da arttıran vaka’lar çünkü bunlar. Gerçekten aşk filmleri arasında ilk 5′imde bulunan bir film. Eğer sevgilinizle izleyecek bir aşk filmi bulamadıysanız bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Şayet yanınızda sevgiliniz varken filmin sonunda benim sevdiğim insan yanımda ne güzel gibi bir mutluluk yaşamadıysanız yanlış kişiyle bu filmi izliyorsunuz demektir. Bu durumda da ilişkinizi gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum.

Uyarımı yaptıktan sonra şimdi filmimizin ,ki her birimizin buna benzer bir hikayesi olduğunu düşündüğüm filmimizin, konusuna gelelim: Aşkı kimimiz hala arıyor, kimimiz bulmuş, kimimiz bulduğunu sanıyor, bazılarımız ise varlığını reddeden bir reddetme eğilimi içindeler. Veya herkes sonunda Mecnun olup “God is Love!” diyor. Yıllar geçtikçe hayatınızda ne zaman aşkı arasanız geçmiş zamandan birini bulduğunuz oldu mu?

New York’a farklı nedenlerden yolculuk yapan iki genç Oliver ve Emily havalamanında şu ilk görüşte aşk dedikleri vakadan vuku bulmuşlardır. (Bu arada bir yerde görüp hoşlandığınız bir kız olduğunda ilk hareketi erkek tarafının yapması gerektiğini önemle belirtmek istiyorum tabi ki yeni jenerasyonumuzda kızlarımızın cesur olduğu aşikar ama centilmen hareketler her zaman prim yapar siz beni dinleyin.) New York yolculukları bittiğinde ilişkileri de bitmiştir iki gencimizin. 5 yıl sonra hayatını düzene sokup harika bir ev ,araba ve işe sahip olacağını planlayan Oliver 5 yıl sonra araması için Emily’ye bir telefon numarası bırakır. 3 yıl gibi bir süreden sonra yılbaşına terk edilmiş bir kadın olarak girmek istemeyen Emily (Amanda Peet) bütün tanıdığı erkekleri aramaya başlar ve telefon rehberinde Oliver’ın (Ashton Kutcher) numarasını yazdığı kağıdı bulur. O kadar yıl geçmesine rağmen kağıdın hala duruyor olması da gerçekten ilginç bir detay. Maalesef aşıklarımız bu üç yılda da bir araya gelemiyor. Aşk bu noktada engellere takılıyor. Aşk engel tanımaz derler bi de inanmayın efendim. Aralarındaki uzaklık ikisinin bir araya gelmesine engel oluyor her seferinde.5 yıl sonra planladığı her şeye kavuşan Oliver’ımızın güzel bir işi, evi ve güzelde bir sevgilisi olmuştur fakat işle her şeyi karıştırınca sevgilisi tarafından terk edilir. Bu sefer teselli sırası Oliver’ dadır ve kendini Amanda’nın yanında bulur ve ikisi arabayla uzaklaşırlar. Özellikle müziğin de etkisiyle yol üzerinde durup ay ışığında fotoğraf çekildikleri sahne çok etkileyici yalnız olarak izleyecekseniz filmi burada yalnızlık damarınız ayrı bir kabarıyor. Hareket etmeseler daha güzel çıkacaktı fotoğraf ya neyse mazur görüyorum o haldeyken hareket etmelerini. Aslında sürekli aynı noktada olan iki insan, ama hala anlamıyorlar yıllardır yanlış insanlarda, yanlış yerlerde olduklarını. Geçen bunca zamanı birlikte geçirmek varken efendim ne gerek vardı boşa harcamaya. En sonunda anladıklarında ve burada kesmek zorundayım tam da burada. Sonunda ne olacağı tahmin edilen filmler vardır hani aşk filmleri ya, illa mutlu biter. Sonunda küçük bir gülümseme bırakıyor o gülümsemenin kalması için görmeniz gerekiyor diyorum gerisin geri.

Aşk gibi bir şey… İmkansızlıklarıyla, ayrılan yollarla, geride kalanlarla… Yıllar geçse de aslında hiçbir yere gitmediğiniz sadece her bir yıl yaşlandığınızı hissettiğiniz oldu mu? Belki bu filmi izleyince gerçekten bazı şeyler için geç olmadığını anlayabilirsiniz. Belki sonunda hala bir yerde telefonunu ya da resmini sakladığınız birileri vardır sizi bekleyen. Emin olun hala aynı yerdeyseniz sizde bazı şeyler için çok beklersiniz benden demesi… Keşke sonu bilinen mutlu aşk filmleri gibi olsa hayatta… Çikolata tadında, yendikçe mutlu olunabilesi…

Read More

The Dreamers

Jul 09

Düşler Tutkular ve Suçlar

Evde oturmaktan sıkıldığım bir gün (belkide aynı günlerden biriydi neyse).Film almaya çıktım. Evime yakın yerlerdeki filmcilerin cd’lerini hatıra olarak sakladığımdan ,uzaktakine gitmek durumunda kaldım. Rafta gördüğüm the dreamers’a birden gözüm takıldı. Arkadaşımın bir ara bana bahsettiği filmdi. Hemen aldım ve uzakta kalan evime doğru bulduğumu sandığım filmle gidiyordum ki eve geldiğimde cd’nin kapağındaki at resmi dikkatimi çekti. Bu benim istediğim film olamazdı herhalde derken içerik kısmını okudum. The dreamers yazısına hemen atlamıştım kendime inanamadım. Aldığım film Russell Crowe’nun baş rollerinde oynadığı bir filmdi çaresizce o filmi izlemek zorunda kaldım. Hala aradığım the dreamers’ı merak ediyordum bende arkadaşıma sordum the dreamers diye bir film izleyip izlemediğini. Benden duyunca filmi hemen merak edip benden önce izledi(hemde aradığım gerçek dreamers’ı).Sonrada filmi kimin tavsiye ettiğini merak etti. Sormasındaki neden filmi pornografik bulmasıydı. Bende the dreamers sevdamdan vazgeçmiştim ta ki bugüne kadar. Aylar sonra bugün izleme şansı buldum. Filmi izledikten sonra, ki ön yargılı bir kimse olarak izledim filmi ; pornografik bulmadım açıkçası. Daha çok marjinal ve cesur bir film. Filmde evet bende çıplak bedenler gördüm 2 cd boyunca ama bir filmin zaten her zaman dikkat çeken sahneleri açıklığı olur olayı da orada yatar filmin. Eva Green hayranı olan bir erkek olsam şiddetle tavsiye ederdim olay gibi bir kadın açıkçası. Umarım izlediğinizde sadece Eva Green kalmaz aklınızda.

Film 1968 Fransa’sında tam da Fransa’nın politik çalkantılarının olduğu bir dönemde geçiyor. İlk sesi çıkaranlar ise gençler; sinemaya aşık olan gençler. Sinema onlar için bir tutku, bir aşk ve sinema salonlarının kapatılmasıyla gençliğin sesi yükselip sokaklara taşıyor. İkiz kardeşler olan Isabella ( Eva Green) ve Theo(Louis Garrel) ,sinemada tanıştıkları Matthew’u (Michael Pitt ) aralarına kabul ediyorlar. Kabul ediyorlar diyorum çünkü ikiz kardeşler arasında ayrılmaz bir beden ve kalp bağı var. Theo ve Isabella’nın ailesinin tatile gitmesiyle Amerikalı genç Matthew ikiz kardeşlerin evinde kalmaya başlıyor. Evde geçen sahnelerde pekte bir giyinik kısım yok açıkçası ama ben hala filmin açıklıktan öte olduğunu yinelemek istiyorum çünkü çıplaklığın getirdiği utanma ve utangaçlık duygularının alışılmış kelimesine dönmesi de tamda ev sahnelerinde başlıyor. İkiz kardeşler aralarında garip bir oyun oynuyorlar. Kendini kabul ettiren Matthew zamanla istemeden de olsa kendini bu oyunda buluyor. Yer yer ünlü siyah-beyaz film kareleri canlanıyor renklerin içinde. Matthew’ un giderek Isabella’ya aşık olmasıyla da bu oyun onun için daha zevkli bir hal alıyor. Ama asla iki kişilik bir aşk, bir oyun değil bu. Uyurken bile beraber uyuyan ikizlerin hayatında sadece, sonradan gelen o. İkizlerin aralarındaki bağ gerçekten çok etkileyici, sanki tek bedende yaşıyorlar. Filmin sonunda ise barış yanlısı olan Matthew sokaklara çıkan halkın arasında Isabella ve Theo’yu çekip çıkarmaya çalışsa da ikisi de onunla gelmek istemez ve acıların çocuğu sahnesini Matthew’un gözlerinde o anda gördüm diyebilirim. Hiçbir erkek sanırım bu denli ailesine bağlı bir kıza aşık olmak istemez.

Filmin Türkçesi Düşler Tutkular ve Suçlar olsada ayrıca altına da cinselliğin ötesinde,yasak bilmeceler gibi sözcüklerle sıfat yapılmaya çalışılsa da +18 ibaresiyle nedense karşılaşmadım cd kapağında. Ben sanırım bu filmin sinemaya bağlılığını sevdim tüm bu sıfatların dışında. Yer yer sinema tarihi kokuyor. Yönetmen Bernardo Bertolucci sanki geçmişini eleştiriyor. Geçmişle gelecek arasındaki bağı ise sanki ikizler anlatıyor. Sinema bütünüyle bir bağlılık olsa gerek geçmişten geleceğe…

Read More

21 Grams

Jun 30

21 Gram

Sona yaklaştığımız anlarda yaşam bir film şeriti olarak geçer gözlerimizin önünden. Bu filmde de Alejandro Gonzalez Inarritu, film şeridini gözlerimizin önüne sermiş sanki. Di’li geçmişten, miş’li zamandan, dünden ve bugünden oluşan bulmaca hayatlar filmin sonunda tamamlanıyor. İlk yarım saatten pek de bir şey anlaşılmıyor. Size tavsiyem filmi yarıda bırakmak yerine ısrarla yerinizde oturup filme devam etmeniz.

Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio del Toro’ nun oyunculuğu görmeye değer. Filmin temel taşlarını sanki yerli yerine koyuyorlar oyunculuklarıyla. Oyuncu kadrosuyla 76.oscar töreninde 2 dalda aday olmuş bir yapım olduğunu da belirtmek gerekir: En İyi Kadın Oyuncu; Naomi Watts, En İyi Erkek Oyuncu; Benicio del Toro, Akademi Ödülleri’ne aday olsalar da kazanamadılar. Filmi izlerken herhangi bir karakterin tarafını tutmak çok zor. Kesişen hayatlarda, sanki kaderin çizdiği yolda, yolculuk yapanlar olarak gösterilmişler ve bilindik bir replik getiriyor bu yolculuk “her şeyin bir nedeni vardır.” Dikkat çeken diğer bir hususta; Sean Penn’in canlandırdığı karakterin hikayesinde, kalp nakli olan bir insanın karakterinde, alışkanlıklarında değişimler olduğu, hatta kalbi nakledilen insanın huylarını kazandığı gösterilmekte. Günümüzde de organ naklinde bu çeşit “giz” diyebileceğimiz olaylar yaşanmakta. Bir çok yaşam… 21 grama sığdırılmış bir çok yaşam var bu filmde tüm gizleriyle.

Bitiminde birçok soruyla baş başa bırakıyor insanı.”21 gram nedir ?”sorusu yönetmen tarafından “ruhun ağırlığı” (weight of the soul) şeklinde cevaplanmıştır. Hayat devam etmekte ve devam ettiğini gösteren bir film. Önemli olan; 21 gramınıza ne sığdırdığınız… Umutlarınız, hayalleriniz, aşklarınız, tanıdığınız veya tanıyamadığınız insanlar, mutluluklarınız ve acılarınız…

Read More