Sherlock Holmes (2009)

Feb 26

Aslında Guy Ritchie için bir dönüm noktasıydı bu film. Diğer yapımlarının bütçeleri neydi bilmiyorum ancak zincirlerini kırması için bu film gerekliydi Guy Ritchie’ye. Kötü karakterlerden iyi ve geyik insan yaratma temalı İngiliz mafya filmlerinden sonra ne yapacağını şahsen merakla bekliyordum. Zira Lock Stock & Two Smoking Barrels ile başlayan kariyerinde Swept Away harici çektiği tüm filmlerde bu tema veya buna yakın temaları işliyordu. Hatta Revolver gibi kötü bir filmde bile biraz bunun izleri vardı ama daha iç karartıcı olmaya çalışmış ve başaramamıştı. Ardından RocknRolla ile durumu biraz daha stabil hale getirmişti. Ancak ilk cümlede de söylediğim gibi bu film Snatch’ten sonraki en önemli kozu olacaktı kariyerinde. Ya tamamdı ve sürekli aynı tıp filmleri çekecekti ya da bir üst sınıfa geçerek tarzını değiştirebileceğini(geliştirebileceğini kanıtlayacaktı). Ve geliştirdi de.

Read More

Up In The Air (2009)

Feb 25

Hayatınızın ağırlığı ne kadardır? Bir an için bir sırt çantası
taşıdığınızı düşünün. Çantanın askılarını omuzlarınızda
hissedin. Hissettiniz mi? Şimdi hayatınızda
ne varsa o çantaya doldurun. Küçük şeylerle başlayın: Raf ve çekmecedeki şeylerle; biblolar, koleksiyonlarla… Eklenen ağırlığı hissedin. Sonra daha büyükleri koyun: Elbise, masa üstü cihazlar, lamba, çamaşır, televizyonunuz… Çantanız iyice ağırlaşmış olsa gerek.
Şimdi daha büyükleri koyun: Kanepenizi, yatağınızı,
mutfak masasını… Hepsini. Arabanızı da koyun. Evinizi de koyun… Stüdyo daire ya da iki yatak odalı ev olsun, fark etmez. Bunların hepsini o çantaya koymanızı istiyorum. Şimdi yürümeye çalışın. Zor gibi, değil mi? Her gün yaptığımız şey işte bu. Kendimize o kadar ağırlık bindiriyoruz ki,
hareket edemez oluyoruz. Şunu bilin ki hareket etmek yaşamak demektir.

Read More

The Boat That Rocked (2009)

Nov 26

The Beatles, Jimi Hendrix, Bob Dylan, Janis Joplin, Joan Baez, Jefferson Airplane, The Doors ve Iron Butterfly hayatımın en önemli müzisyenleri, gruplarıdırlar. Hepsinin buluştuğu ortak payda ise bir şekilde 60′lara damgalarını vurmalarıdır. Rock’n Roll’un her türü o yıllarda dünyaya damgasını vurmaya başlamıştır. İnsanlık iki büyük savaşı ardarda yaşamış ve ardından hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya mecbur bırakılmıştır. Bunun sonucunda da insanların isyanı gelmiştir. Nasıl ki orta çağdaki kilise baskısı insanları kilisenin dayattığı dinden uzaklaştırdıysa, devlet baskıları ekonomik baskılar kültürel baskılar da yine insanları devletlerinden uzaklaştırdı. Bunun sonucu anarşi akımı hiç olmadığı kadar güçlendi ve kaynağını da müzikten aldı. Dönemin şairleri, söz yazarları, bestecileri toplumun ihtiyacı olan eğlenceyi devletlerden, işten, ekonomiden daha hızlı sağladıkları için açıkçası dönemin politikacılarından çok daha fazla rağbet görmüşlerdir. Kısacası müzik evrensel anlamda ilk defa bu kadar birleştiricidir.

The Boat That Rocked işte bu yukarıda tanımlanan atmosferi harfiyen yansıtıyor. Tabi 60′ları başkaldırı olarak tanımlarken bunu sadece iyi anlamda da yormamak lazım. İnsanların birbirlerine bakışları, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri de anarşiden nasibini almış görünüyor filmde. Bu yüzden iyisiyle, kötüsüyle bir dönemi özetlemeyi iyi becerebilmiş bir film The Boat That Rocked. Drama ile komediyi dönemin yaşam biçimi içinde birleştirmeyi başarabilmiş bir yapım.

Read More

500 Days of Summer (2009)

Nov 18

Şu anda dehşete kapıldım. Hıncal Uluç gibi bağırmak istiyorum: “Ben böyle şey görmedim Haşmet! Böyle şey görmedim!” Önceki gün bir arkadaşıma 500 Days of Summer’ı izleyeceğimi söylediğimde beni tanıdığı için sen sevmeyebilirsin o filmi dedi. Bunun filmin konusuyla alakalı olduğunu filmi izleyinceye kadar da bilemeyecektim tabi. Sonuç olarak filmi izledim, çok beğendim. Ama arkadaşım da haklıydı. Kişisel sebeplerden dolayı konuyu beğenemedim. Zira karakterler gerçek hayatın içinden hatta ve hatta benim hayatımın içinden gibiydi. Bu tarz filmleri bu yüzden pek sevmiyorum. Örneğin kendimi utanç durumlara sokmamak için fazla rahat olmadığımdan dolayı bir filmde adamın tekinin birileri önünde komik durumlara düşmesini izleyemiyorum bunu ve bunu başka türlü nasıl açıklayabileceğimi de açıkçası bilemiyorum.

2009_500_days_of_summer_002

Filme dönecek olursak Zooey Deschanel dünyanın gördüğü en tatlı kadınlardan bir tanesi zaten. Joseph Gordon-Levitt de 3rd Rock From The Sun ile kendisini duyurmuştu bana. Ardından başarılı yapımlarda yer almaya başladı. Koca kafa küçük vücut olayı sempatik kılıyor bu adamı. Aslında bu tarz filmlerde senaryo çok yoğun olduğu için yönetmenin çekimleri fazla da abartmasına gerek yoktur. Konuyu yeterince açık anlatsın yeterdir. Ancak bir kaç sahne benim çok hoşuma gitti filmde. İlk filmi olan bir klip yönetmeni için başarılı bir iş çıkartmış Marc Webb. Teknik açıdan hiçbir bilgim olmasa bile söyleyebilirim ki ruh halini güzel yansıtan sahnelerdi. Özellikle filmin içindeki film muazzamdı. Güzel dalga geçilmiş orada. Ama daha fazla ipucu vermemek gerekli film ile ilgili #katilusak

Erkeğin kızın geçmiş sevgililerini hayalinde nasıl canlandırdığı gibi ince ama gerçek detaylar çok güzel yansımış filme. Yada arkadaşların kızlar hakkındaki konuşmaları da. Ayrıca bolca Ikea reklamı var filmde. Bence izleyin. Siz de kendinizden bir şeyler bulacaksınızdır.

Read More

District 9 (2009)

Nov 16

2009 başında bir arkadaşım “Oğlum Peter Jackson’ı nasıl bilirsin?” dedi. “Soru mu bu?” diye karşılık vermemden sonra bombayı patlattı ve “Bir uzaylı filmi yapıyorlarmış. Yapımcı Peter Jackson’mış.” dedi. O zamandan beri bu filmi bekler olmuştum. Ne zaman Yüzüklerin Efendisi’ni yada King Kong’u seyretsem yeni çıkacak bu filmi düşlerdim. Acaba nasıl bir şey olacak? Uzaylılar neye benzeyecek? Kim oynayacak? Derken film ile ilgili detaylar gelmeye başlamıştı. İlk olarak konunun klasik uzaylı filmlerinden farklı olacağını öğrendik, ardından fragman geldi. Derken yurtdışında büyük ses getirerek vizyona girdi. Twitter’da herkes bunu konuşuyordu. Hatta Google’ın bile film hakkında tweet’lediği söylendi, yazıldı, çizildi.

Yurtdışı gösterim tarihinden çok uzun bir süre sonra ülkemizde gösterime girmiş olan D9 bu sebeple sinemada yeterince izleyiciyi sanırım bulamamıştır. Çünkü herkes filmin bir kopyasını çoktan internetten indirmiş, izlemiş üzerine kahvesini bile yudumlamıştır.

Neil Blomkamp‘ın yazıp yönettiği D9 çok ayrı bir film. İçerisinde temel olarak uzaylı şiddeti barındırmayan belki de ikinci uzaylı filmi diyebiliriz ET’den sonra. Bu filmde kötü olan bizleriz. İnsanları açgözlülükleri, saygısızlıkları ve aşağılama şekilleri yüzümüze vuruluyor açıkçası.

Bir belgesel tadında çekilen filmin ana kahramanı Sharlto Copley, Hollandalı bir Multi-National United çalışanını canlandırıyor. Diğer rollerdeki oyunculara bakmaya gerek yok zira film Wikus (filmdeki en güldüğüm sahnelerden birisi de Wikus telafuzunun Dickus olarak değiştirilmesiydi.) Van der Merwe etrafında gelişiyor.

Filmdeki ufak göndermeler çoğu kişi tarafından Holywood klişesi olarak algılansa da bence filmin senaryosunun temeli bu göndermelerdi zaten. Bu göndermeleri burada ifşa etmeye gerek yok ancak film bu klişeleri gözler önüne serdiği için güzel bence. Örneğin Hollandalıların bu tür barış gücü, birleşmiş milletler, greenpeace gibi organizasyonlara katılımına oldukça değinilmiş ana karakterin bir Hollandalı olmasıyla. Ardından insanların kendine benzemeyenlere nasıl davrandıkları çok güzel tasvir edilmiş. Kelimenin gerçek anlamıyla ırkçılığın gösterildiği bir film olmuş D9. Bu sebepten güzel zaten film. Yada az önce yazdığım gibi çokuluslu organizasyonların görünmeyen yüzlerinin ne kadar korkunç olabileceği belirtilmiş. Ve insanların aslında diğer ırklardan ne kadar korktuklarını ama bu korkularını nefret ile değiştirdiklerini işlemiş film. Bir çok sosyal mesaj var filmde klişe olarak algılanabilecek. Bense bunlara klişe değil insanların iç yüzünün yaratıcı bir şekilde dışavurumu diyorum.

Filmin sonuna doğru devam filminin geleceği izlenimine kapılıyorsunuz. Ancak bu filmle alakası olmasa da Cloverfield’da da aynı izlenime kapılmış ve yanılmıştık.

Read More

Film: Moon (2009)

Nov 10

Sıcak çikolatalı veya sahlepli ,ki kesinlikle sıcak şarabı tercih ederim, bitmeyen kış gecelerinde en büyük eğlence kuşkusuz film izlemektir. Kimi geceler arkadaşlarınla birlikte, kimi geceler sevgilinle birlikte kimi geceler de yalnız başına izleyeceğin filmler olacaktır. Bu üç farklı ortamda en önemli nokta patlamış mısırın tuzunun az olup olmadığı değil doğru film seçiminin yapılıp yapılmadığıdır. Örneğin arkadaş ortamındayken Goran Dukic’in Wristcutters: A Love Story filminin izlenmesi sıkıntıyla karşılanacak bir durumdur. Ancak arkadaş ortamındayken Back To The Future’ın izlenmesi yada başka bir komedi, macera,korku filminin izlenmesi daha makuldür.

Sevgili ile izlenmesi gereken filmler ise daha romantik veya daha korku ağırlıklı olabilir. Bu sizin biraz da kişiliğinize bağlı olarak değişir. Mesela “7 Pounds“  ile aradaki bağları sevgiyle güçlendirmek mi istersiniz yoksa “Amityville Horror” ile aradaki bağları güven ile mi güçlendirmek istersiniz. Bu sorunun cevabı size yada sizin o anki seçiminize bağlı olarak değişir.

Şaka bir yana bir de tek başına izlenmesi gereken filmler vardır. Örneğin 2001: A Space Odyssey yada devamı gibi çekilmiş 2010 yada Blade Runner gibi kültleri tek başınıza izlemeniz tıpkı okumaktan sıkılacağınızı düşündüğünüz ama bilgi edinmek için okuduğunuz klasik kitap serilerine benzerler. Ancak bazen gerçekten beğenirsiniz. Yıllar önce izlediğim Birdman of Alcatraz da mesela bu etkiyi yaratmıştır bende. Veya Charlie Chaplin’in Modern Times’ı gerçekten mükemmel bir filmdir. Yazının girişini üç paragraf tutmakla hiç iyi bir iş yapmadığımın farkındayım ancak kendimce film izleme yöntemleri belirtmem belki de haklılık payımı arttıracaktır.

Read More

Film Görüşü: Inglorious Basterds

Aug 23

Cuma akşamı iş çıkışı sözleşildiği üzere gittiğimiz ve inanılmaz zevk aldığım film gibi ekşisözlük vari bir tanımlama yapabileceğim pek harikülade Tarantino baş yapıtı*.

10 yıldır tasarladığı bir filmin bu kadar mükemmel olması normal gerçekten. Tarantino’yu sevmeyenlerin bu adam hakkında görüşlerini kökünden değiştirebilecek bir film kesinlikle. Vahşet filmlerini hiç sevmem ama Tarantino’nun vahşeti de eğlencelidir be dostum. Öyle gidip Jigsaw vahşeti değil nihayetinde bu. Adam dalgasını geçiyor her türlü psikopatlıkla. Ve bunu yaparken eğleniyor. Filmlerini çekerken eğlendiğini hissedebiliyorsun zaten. Bunu From Dusk Till Dawn’da da hissediyorsun. Death Proof’ta da. Planet Terror’de de hissediyorsun. Tamam onun çektiği filmler değil ama sonuçta kadroda var ya o bile yeter. Zira Sin City’nin başarısında da onun payının olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Read More

Terminator Salvation 2009

Jun 06

Geçtiğimiz haftalarda haberini girdiğim Terminatör serisinin dördüncü filmi “Kurtuluş” dün gösterime girdi. Ön gösterim için davetiyem olmasına karşın, İstanbul’da olmadığım için gidemediğim filme dün akşam Balçova Kipa sinemalarında gittim.

Şu kadarını söyleyebilirim. Haberde kendisinden şüphe ettiğim için McG‘den özür diliyorum. Aksiyon filmi yapma konusunda gerçekten oldukça başarılı buldum kendisini en azından bu yapımında. Film boyunca sanırım aksiyonsuz sadece 3-4 dakika vardır. Geri kalan tüm zaman komple bir yıkım, vahşet, patlama… Güzel bir ses sistemine sahip bir sinemada gidilebilecek mükemmel bir aksiyon filmi olmuş. Christian Bale için söylenecek pek söz yok çünkü kendisi zaten kendisini kanıtlamış bir aktör ve yine karizması tavanda bir oyunculuk sergilemiş. Filmden önceki “Batman kostümü giyiyormuş şimdi puhaha” geyiklerini de bize yedirdi ayrıca.

Helena Bonham Carter toplamda 3 dakika gözüküyor zira bu 3 dakika da aksiyonsuz geçen dakikalara ait. Filmin son anlarında güzel bir süpriz de karşımıza çıkıyor ancak adı üstünde, süpriz ve bu sebepten söylemek pek yerinde olmaz.

Sam Worthington da yine oldukça başarılı bir performans ortaya koymuş. Bağırış, çığırışları ve isyankar Marcus Wright rolünü çok güzel üstlenmiş.

Moon Bloodgood‘a da değinmek lazım. Gözlerine bişi olmuş onun ( : filme gidince anlayacaksınız.

Filmin atmosferi gerçekten kaos ortamındaki Dünya’yı mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Hele bir benzinlik sahnesi var ki kendisi zaten haber yazımızdaki fragmanda da mevcut ama sesle ve kocaman bir ekranla birleşince verdiği izleme keyfi inanılmaz derecede güzel. Robotların çıkarttığı sesleri ayaklarınızın altından bile hissedebiliyorsunuz. Bu sayede kendinizi filme daha da kaptırarak aksiyonun dibine vurmuş yapımla daha da bütünleşebiliyorsunuz.

Son günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’a gelmesiyle başarısız olacağını iddia eden kişiler Barcelona’yı örnek göstererek “o kadro bende de olsa ben de şampiyon yaparım o takımı” geyiğini çeviriyorlar. Bunu biraz çevirdiğimizde “McG’nin sahip olduğu 100 küsür milyon dolarlık bütçe bende de olsa ben de aksiyonun dibine vururum” ortaya çıkıyor ama kazın ayağı öyle değil gerçekten. Her iki durumda da kadroyu yönetmek ve hayal gücünü gerçeğe dönüştürebilmek ayrı bir meziyet gerektirir ki bu meziyet gerçekten de McG’de varmış bunu göstermiş oldu kendisi. Zaten sinemaya birlikte gittiğim arkadaşlarımdan bir tanesi de kendisini “Super Natural“dan sonra zaten sevmeye başladığını ve bu film hakkında da şüphe etmediğini söylemişti laf arasında. Haklıymış.

Gidin, güzel bir sinemada güzel koltuklarda, güzel ses sistemiyle ve arka sıranızda film keyfinizi bizimki gibi bozmayacak ameleler olmadan filmi izleyin. Terminatör seviyorsanız, aksiyon seviyorsanız, robotların dötüne tekmeyi basanları izlemek istiyorsanız gidin.

Read More

In Bruges

May 20

Martin McDonagh’ın ilk uzun metraj filmi. Yine kendi yazdığı filmi kendisi yönetmiş. İş var diyor bende. Güzel film in Bruges sevdim şahsen. Collin Farrel’ı çok sevmesem de buradaki İrlandalı rolü kendisine yakışmış. Koca kaşları ile acıların çocuğu izlenimini gerçekten güzel verebiliyor.

Adından da anlaşılacağı üzere Brüj’de geçen bir film ve Brüj’ün tarihi ile ilgili çok da bilgi sunuluyor filmde. Bu bakımdan bir Brüj belgeseli kıvamında da izlenebilir. Filmi izleyen herkes de Brüj’e gitmek isteyebilir. Ama bir de Brüj’den kaçmak isteyenler var.

Pişmanlıkların insanların başını nasıl bağladığına dair de güzel bir film. Filmin konusundan bahsetmemeye çalıştığım için çoğu zaman bu sefer de bu şekilde devam edeceğim. Lakin söyleyeceklerim de var elbette.

Bir kere film gerçekten komik. Ama bu komiklik Polis Akademisi gibi cıvıklıktan çok yada Jim Carrey’nin Budala Dedektifinden çok, Truman Show komikliği yada Cable Guy komikliği olur. Ama sanırım en uygun benzetme Burn After Reading olur. Olayların içerisinde birden fazla olay cereyan ettiğini gördükçe gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Hele bazı sahnelerde birbirinin farkında olmadan aynı sahneler içerisinde tüm oyuncuların gözükmesi… İşte bu filmin en komik yanlarından birisiydi. Bir diğer yanı da İngilizlerin soğukkanlılığına ve bununla bağlantılı olarak saçma gururlarına sürekli göndermeler yapması. Trajedileri ve paradoksları olduğu gibi yansıtan ve bunu komediye dönüştürebilen başarılı bir film.

İlk uzun metraj deneyimi için çok başarılı bir yapım olduğunu kabul etmek gerekir yönetmen adına. Yeni filmlerinde de bu başarısını sürdürürse adını sıkça duymaya başlayabiliriz.

Read More

7 Pounds

May 12

“Bir film izledim, ağzıma sıçıldı.” çok uzun zamandır kullanmadığım bir deyişti. Ve bu filmi izledikten sonra da tek düşünebildiğim bu oldu. Çünkü film beni paramparça etti. Filmin hikayesi, oyunculukları, durgunluğu tam olarak midenize inecek ve bir süre çıkartamayacaksınız.

Sinemada gitmediğime sevindiğim bir film oldu dersem bu kesinlikle filmin kötülüğünden olmayacaktır. Film o kadar duygusal patlamalara müsait ki kendinizi salya sümük ağlarken bulabilirsiniz. Uzun zamandır bilgisayarımda duran ve izlemeyi sürekli ertelediğim filmlerden birisiydi Seven Pounds. Filmi izleyen 3 kişiden 2′si kesinlikle izlemem gerektiğini ve mükemmel bir film olduğunu, resmen insanı dağıttığını söylemişti. Hakları varmış film gerçekten darmadağın ediyor.

Read More